BEDİÜZZAMAN’IN TARTIŞMA ANLAYIŞI 2 / Halit Emre Yaman

0
527

Bir önceki yazımda Bediüzzaman Said Nursi’nin bulunduğu ortamdaki bir münakaşadan dolayı ortaya koyduğu tavırdan bahsetmiştim. Bununla ilgili bana düşüncelerini aktaran arkadaşlarla konu üzerinde yaptığımız tartışma (!) sonrasında mevzu hakkında bir yazı daha yazmaya karar verdim.

Münakaşa ve tartışma, anlam itibariyle birbirine yakın kelimelerdir. Münakaşanın tartışmadan farkı, üslubun biraz daha sert ve kontrolsüz olmasıdır.

Normal şartlarda her olayı, yer, zaman, kişi açısından kendi bağlamında değerlendirmek gerekir, yoksa yanlış sonuçlara varılır. Risaleler dikkatle okunduğunda görülecektir ki bir konu ile ilgili Üstad düşüncelerini ortaya koyarken bunu gerekçeleri ile izah etmektedir.

Son zamanlarda Hizmet Hareketi müntesiplerine devlet eliyle yapılan zulüm hakkında Üstad’ın yaklaşımından hareketle “Haklısınız ama susun, fitne çıkarmayın…” diyen Nurcular var. Onları dinlemek ve bu doğrultuda davranmak zulme rıza göstermek demektir. Bunun ise ne insanlık ne de İslamiyet açısından izah edilebilecek bir yanı yoktur. Dolayısıyla böyle bir teklifte bulunanların Risaleleri sadece okudukları ama anlamadıklarını veya işlerine geldiği şekilde yorumladıklarını söyleyebiliriz.

Risalelerde anlatılan mevzulara ayet veya hadis gibi muamele edilemese de, onların günümüz şartlarına göre tefsiri olarak değerlendirmek mümkündür. Nasıl ki ayet ve hadislere dair yorum veya tefsir yapılırken zaman, mekân, olay ve şahıslar göz önünde bulunduruluyorsa benzer tavrı Risaleler dahil her şey için uygulamak gerekir. Böylece konu ile ilgili daha doğru değerlendirmeler yapılmış olur.

“Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” veya “Sizden biriniz bir münkerat gördüğünde onu eliyle, diliyle, kalbiyle düzeltsin…” hadislerine baktığımızda “haksız tarafı destekleme” veya “haklı olanın susması” durumlarının ancak şartlara göre veya mecburiyetten dolayı ortaya çıkan bir yöntem olduğu söylenebilir. Yoksa bahsi geçen konu üzerinden Üstad’ın ortaya koyduğu tavrı temel bir rükün olarak değerlendirmek insanlardaki “hakta sebat”, “hakkını arama” ve “zalime karşı dik durma” gibi duyguları zaafa uğratır.

Aslında Üstad, “tartışmayın” demiyor, “kötü niyetle ve ayrılıkları netice verecek konuları usul ve üsluba uymadan baş yararcasına insan fıtratını hiçe sayarak tartışmayın” diyor ve kalplerin soğuması ihtimalinden korkuyor. Haklı olana yardım konusu hiçbir zaman değişmez ve bunu hayata geçirmenin binbir yolu vardır. Olayları ve sonuçları kendi bağlamında ele almak en sıhhatli yoldur.

Zulüm karşısında sessiz kalma, güçlüye boyun eğme, hakkını savunmama ve benzeri felsefe ile yetişen insanlar gasp edilen haklarının peşine düşmez. Oysa Peygamber Efendimiz (sav), “Malını ve hakkını müdafaa eden kişinin, ölürse şehit olacağını…” buyuruyor. İslamiyet’in ilk döneminde yaşanan Cemel, Sıffin ve Kerbelâ gibi acı olaylarda sahabe efendilerimizin doğru bildikleri yolda mücadele ettiklerini ve hatalı olduklarını anladıklarında geri döndüklerini görüyoruz. Bununla birlikte, “taraf” olmayıp inzivaya çekilen sahabeler de olmuştur.

Kul hakkı gibi temel bir meselede kimse haksızdan, hırsızdan, zalimden yana hüküm veremez… Kaldı ki Üstad, bugünkü siyasilerin ağzından düşürmediği Abdülhamid döneminde bile “Zalimler için yaşasın cehennem!” demek suretiyle tavrını ortaya koymuştur.

Üstad’ın “haksıza yardım etme prensibi”, zararlı münakaşaları ortadan kaldırmak içindir. Çünkü münakaşa, sadece tarafları değil, o ortamda bulunan herkesin moralini bozar ve huzurlarını kaçırır. Üstad’ın dile getirdiği haksıza yardım etme prensibi özel şartların gerektirdiği bir zorunluluktur. Bu prensip münakaşanın salgın bir manevi hastalığa dönüşmesine mani olan kritik bir tedbirdir.

“Bana tevili kabil olmayan bir cümle getirin, sizi onunla idam edeyim.” sözü Napolyon’a izafe edilir. Demagoji kabiliyeti ile bir insan, hakkı batıl, batılı da hak gösterebilir ve yoruma açık olması mümkün olmayan bir cümleyle bile insanı mahkûm edebilir. Yani bir insanı mahkûm etmek istedikten sonra buna gerekçe bulmak zor değildir. Nitekim bugünlerde Hizmet Hareketi mensuplarının yaşadıkları bunun en bariz örneğidir.

Dolayısıyla fikir beyan eden herkese ayet, hadis ve Risalelerden parçalar alarak, onaylama veya itiraz etme mahiyetinde bir şeyler söylemek mümkündür. Hatta bir birbirine ters fikirleri bile aynı ifadelerle desteklemek veya karşı çıkmak bile söz konusu olabilir.

Gerek Üstad’ın gerekse de başka birinin eserlerinden sadece bir konuya dair yazdıklarını bulup tamamen o ifadeler üzerinden hareket etmek sağlıklı bir tavır değil. Bununla birlikte konuyla ilgili hem direk hem de dolaylı başka ifadeleri ve o kişinin bütün bir hayatı boyunca ortaya koyduğu performansı göz önüne alarak yorum yapmak gerekir.

Nasıl ki yıllar içinde insanın okuduğu, dinlediği ve gördükleri ile şahsiyeti oluşuyorsa ve bir davranışı ile onun hakkında karar verip mahkûm etmek doğru değilse cımbızla çekilen bazı ifadeler üzerinden insanı mahkûm etmek doğru değildir.

Meşveret ve sağduyulu tartışmalar, Kur’an’da da, sünnette de teşvik ediliyor. Yeni fikirlerin ortaya çıkması veya bir güzelliğin hayata geçirilmesi için istişarenin önemine dair ehil insanlar tarafından sayısız eser kaleme alınmıştır. Bu yapılmazsa girilecek bir kısır döngüden çıkmak mümkün olmayacaktır. Evet, her ne kadar hakikat tek olsa da, onun farklı yüzleri vardır ve bakış açısına göre zihinlerde farklı düşünce biçimleri oluşur.

Elbette insanlara “münakaşa etmeyin” tahşidatı yapıldığı kadar “eleştiriye açık olun, farklı fikir ve tekliflere açık olun, kendinizi ayrıcalıklı görmeyin…” demek de gerekir. Böyle bir kontrol mekanizması kurulmadığı sürece insanlarda her türlü menfi tutum ve davranışa şahit olmak mümkündür.

Anadolu topraklarında genel olarak insanlar hem aile, hem toplum hem de devlet tarafından edilgen veya karşı tarafa zarar verecek şekilde etken olarak yetiştirilir. Böyle insanlar için en zor şeylerden biri hakkını savunmaktır. “Dik durma” kavramını “diklenmek” olarak hayata geçirirler. Birisine karşı kendisini savunurken kalbi hızlı şekilde çarpar, asker, polis veya hâkim karşısında heyecanlanır, devlet dairesinde korku içinde işlerini takip eder veya ölçüsüz şekilde tepki vererek öfkeye kapılır, kavga eder hatta cinayete varan cürümler işlerler.

Yaşadığımız çağ itibariyle tartışma ve münakaşadan kaçmamız pek mümkün değil… Hz. Ömer’e, üzerindeki gömleğin hesabını soran sahabenin cesaretini örnek alarak ama insafı da elden bırakmadan, kişilerden ziyade fiillerin üzerine yoğunlaşarak, kendimizin de hatalı olabileceğini baştan kabul ederek hareket etmeliyiz. Hasende ittifak ettiysek, ahsen için münakaşaya girmeden tartışmalıyız.

Susmak, tepki vermemek ve boyun eğip kabullenmek, ancak ve ancak zalimlerin zalimliklerini, keyfiliklerini artırır. O yüzden hak bildiklerimizi usul ve üslubuna uygun şekilde söylemeli; söylemenin de ötesinde bunları hayata geçirmeye çalışmalıyız.

Bunları yaparken “kol kırılır, yen içinde kalır” düşüncesinde olmamak gerekir. Bu tavrın sergilendiği aile, cemaat, parti gibi hiçbir ortamda gelişme sağlanamaz. Gelişmenin olmadığı yerde de fert ve toplum olduğu yerde sayar. Dünya insanlarına ulaştırılacak mesajı olan örnekleri kendinden bir hareketin mensupları bu konuda kendilerinden beklenen tavrı ortaya koymalılar. Yoksa benzer yapılardan bir farkları olmayacaktır.

Mevzuyu yine Üstad’dan ifadeleriyle bağlayayım;

“Söylenene bak, söyleyene bakma; söylenilmiştir… Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Ne için söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâgat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.” (Muhakemat)

“Şu birkaç düsturu dinle: Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit; ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur. Senin üzerine haktır ki: Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksü’l-amel yapar. Eğer hasmını mağlup etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezâyüd eder. Zâhiren mağlup bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idâme eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedamet eder, sana dost olur.” (22. Mektup / Uhuvvet Risalesi)

 

HALİT EMRE YAMAN

@halitemreyaman2

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here