BEDİÜZZAMAN’IN TARTIŞMA ANLAYIŞI / Halit Emre Yaman

0
646

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Sakın, sakın, münakaşa etmeyiniz! Casus kulaklar istifade ederler. Haklı olsa, haksız olsa bu hâlimizde münakaşa eden haksızdır. Bir dirhem hakkı varsa, münakaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir.

Bir zaman Eskişehir Hapsinde titiz kardeşlerime söylediğim bir hikâyeyi tekrar ediyorum: Eski harb-i umumîde Rusya’nın şimalinde doksan zâbitimiz ile beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zâtların bana karşı haddimden çok ziyade teveccühleri bulunmasından, nasihatle gürültülere meydan vermezdim.

Fakat birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münakaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç-dört adama dedim: “Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz haksıza yardım ediniz.” Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münakaşalar kalktı.

Benden sordular: “Neden bu haksız tedbiri yaptın?”

Dedim: “Haklı adam, insaflı olur; bir dirhem hakkını, istirahat-i umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle enaniyetli olur; feda etmez, gürültü çoğalır.”

  1. Şuâ’daki bu ifadelerle Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri dünyaya sevgi mesajları götürerek gönüllere girecek insanlara önemli bir hatırlatmada bulunuyor.

O, Rusya’daki esir kampından bir hatırasını örnek vererek subaylar arasındaki tartışmaları, haksızlara yardım ediyormuş gibi davranarak, haklı olanlardan fedakârlık istemek suretiyle çözüme kavuşturmuştur.

Üstad’ın hayatına baktığımızda, talebeleri arasında tartışmayı yasakladığını görüyoruz. Ona göre haklı olan da haksız olan da tartışmaya girmemelidir, çünkü insan, tartışmada duygularına hâkim olamayacağı için yanlış bir davranışta bulunabilir. Bazı tartışmaların insanları üzdüğü hatta birbirine düşman ettiği zamanlar hiç de az değildir.

Yapılan tartışmalarda dile getirilen bazı hususlar, özellikle iman ve Kur’ân hizmeti yapanların arasına nifak sokmak suretiyle bölüp parçalamak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmek gibi olur. Zayıf karakterli kimselerin enaniyetleri okşanabilir ve bu suretle de saf değiştirmeleri, hatta daha önce canını feda edecek derecede savundukları fikirlerin düşmanı haline getirilebilirler.

Bir hadiste âhirzamanda Hristiyanlarla Müslümanların, ortak düşmanları olan dinsizlere karşı ittifak edecekleri bildirilir. Hal böyleyken insanın dindaşı veya fikirdaşı ile gereksiz tartışmalara girmesi düşmanını güçlendirir, kendi saflarında zaafiyete sebep olur.

Bundan benim anladığım, bazı durumlarda bazı şeylerin sineye çekilmesi gerektiğidir. Ortaya çıkan ihtilaflı bir durumda her zaman, herkesin hakkını tam olarak alması mümkün değildir. Bir de enaniyetli kişilerin tatmin olması zor olduğundan onların verecekleri tepkiler daha büyük zararlara sebebiyet verebilir.

Bu yüzden, ihtilaflı konularda karar verecek kişilerin bu durumları göz önünde bulundurmaları, muhatapların da yine bu düşünceden hareketle verilen kararı kabul etmeleri gerekir. Yoksa düşmanlık, anarşi ve kargaşanın önüne geçilemez.

Üstad, 16. Lema’da “Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki: İnşikâka ve iftirâka sebebiyet veren münakaşa etmesinler. Yalnız müdâvele-i efkâr sûretinde nizâsız mübâhaseye alışsınlar.” demek suretiyle kavga etmeden, fikrî tartışmaları teşvik ediyor.

Bu tür tartışmaların makul karşılanabilmesi için tarafların insaflı olması, doğruyu/gerçeği bulmak istemesi, fikrinde inat etmemesi, ehil insanların sözlerine itimat etmesi, insanlar arasında olumsuz şeylere sebep olmaması gerekir.

Bunun bir adım ötesi karşı tarafın haklı olduğu ortaya çıktığında insan üzülmemesi hatta sevinmesidir. Çünkü kendisi tartışmayı kazansa yeni bir şey öğrenmiş olmayacaktı ama kaybettiği için yeni bir şey öğrenmiş oluyor. Hatta kazanmış olsaydı gururlanıp günaha bile girebilirdi.

Bir de tartışma konusunun ehil olmayan kişiler tarafından yapılması durumu var. Bir fizik profesörünün, bir hastalığın tedavisi ile ilgili olarak fikir beyan etmesi, sıradan bir doktorun vereceği karar kadar etkisi yoktur. Aynen bunun gibi insanların detaylarını bilmedikleri konularda ahkâm kesmesi gereksiz tartışmalara sebep olur. O yüzden insan haddini bilmeli ve kendisiyle ilgili olmayan, bilgi sahibi olmadığı konularda konuşmamalıdır. Konuşacaksa olsa bile ihtiyatı elden bırakmamalıdır.

Son sözü yine Üstad’a yani “Asra Damgasını Vuran İnsan”a bırakalım. Zira mihenk taşı olarak onun tecrübelerini kullanmak bizim için ödevdir. Kastamonu Lahikasında bu konuda ortaya koyduğu tavırdan alacağımız çok ders var:

“O vaiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını, başım üstüne kabul ediyorum. Sizler de o zâtı ve onun gibileri münakaşa ve münâzaraya sevketmeyiniz. Hatta tecavüz edilse de beddua ile de mukabele etmeyiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukabele edemeyiz. Çünkü daha müthiş düşman ve yılanlar var. Hem elimizde nur var, topuz yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrik etmeyiniz.”

HALİT EMRE YAMAN

@halitemreyaman2

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here