İYİLİK PERDESİ ve MAHALLENİN İYİSİ 2 / Abdullah Tunç

0
501

Bir önceki yazımda insanların başkalarından iyi olmalarını onlardan iyilik görmeyi beklerken kendilerinin iyi olmaları gerektiği noktasını kaçırmalarına değinmiştim. Şimdi çoğu zaman iyiliğin tüm kabiliyetlerin ve gerekliliklerin üzerinde görülmesi ve ondan da daha kötü bir durum olan hiç kimsenin kendi “mahallesinin iyi”sine toz kondurmaması konularına değineceğim.

İyiliğin tüm kabiliyetlerin, yeteneklerin ve gerekliliklerin üstünde tutulması yanılgısına sıklıkla düşülmektedir. Çoğumuz hatırlarız yakın tarihimizin siyasilerinden biri kırmızı ışıkta durmuş ve bu bir hafta medyada gündem yapılmıştı. Sonrasında insanlara bakın ne kadar iyi adam denilerek Cumhurbaşkanı adayı olarak sunulmuştur. Cumhurbaşkanlığı için iyi olmak bir gereklilik değil ki…

Cumhurbaşkanının adaletli, dürüst, namuslu ve herkese eşit mesafede tarafsız olması gerekir. O zat döneminde insanlar, dini hassasiyetleri nedeniyle sözüm ona “Kamusal Alandan” uzaklaştırıldılar. İnsanların okuma, çalışma ve özgürce fikir beyan etme gibi en temel hakları, yine bu zat tarafından çiğnendi.

Sonrasında başka mahalleden bir siyasi; İmam Hatipli, Kur’an-ı Kerim tilaveti var, muhafazakâr ve iyi bir adam olarak karşımıza çıktı ya da çıkarıldı. Hâlbuki onda olması gerekenler dürüstlük, doğruluk, namuslu olma, hukuka, demokrasi ve insan haklarına saygılı olma gibi hasletlerdi. Oysa gözümüze çektiğimiz iyilik perdesi ondaki çirkinlikleri ve kötülükleri görmemize engel oldu.

Son olarak mahallenin iyisi kavramını açacak olursak ülkemizde her mahalle (muhafazakâr, laik, sosyal demokrat, milliyetçi vs. liste uzatılabilir) kendi değer yargılarına göre iyiler belirlemekte ya da mahallenin öne çıkan şahıslarının mutlak iyi olduğu ön kabulüyle hareket etmektedir. Bu ön kabul gereği olarak kendi mahallesinin iyisine laf ettirmemekte ve ne olursa olsun onu savunma pozisyonunda kalmaktadır. Bu toplumsal hastalık, adeta bir salgın gibi neredeyse herkesi etkisi altına almış durumda. Bu hastalık geçmişte görülen nesebiyet taassubunun günümüzde mahalleli taassubuna evrilmiş halidir. Toplumsal huzur, barış ve adalet için bu hastalıktan bir an önce kurtulmalıyız.

Tarihte bu hastalığın ve toplumda meydana getirdiği hasarın birçok örneği mevcuttur. Ancak bunun en tipik örneği Tu’me bin Ubeyrik olayıdır. Şöyle ki: Ensar’ın yanında Zafer Oğullarından Tu’me b. Ubeyrik adında bir sahabe (!), komşusu Katade b. Numan’dan bir zırh çalmış. Zeyd b. Semin adında bir Yahudi’nin yanına saklaması için bırakmış. Olay duyulunca Tu’me’nin evi aranmış, zırh bulunamamış; almadığına ve bilmediğine dair yemin etmiş, bırakmışlar. Sonra zırhın saklanması için bırakıldığı Yahudi’nin evine varmışlar ve zırhı orada bulmuşlar. Yahudi bunu kendisine Tu’me’nin getirip bıraktığını söylemiş ve Yahudilerden şahitlik edenler de olmuş.

İş Peygamberimize intikal etmiş. Zafer Oğulları Hz. Peygamber (sav)’e gitmişler. Kendi soylarından olan Tu’me’nin temiz olduğuna (Sözüm ona soylarına kara çalınmaması için) ve Yahudi’nin hırsızlığına yalancı şahitlik etmişler ve Tu’me’yi müdafaa edip Müslümanlık adına kâfirlikle itham ettikleri Yahudilerle mücadele etmesini rica etmişler. Resulullah da görünüşte Müslüman olan Tu’me’nin yeminine ve sahabelerin (!) şahitliklerine dayanarak bu istikamette karar vermek istemiş lakin içi rahat olmadığından süre istemiş. Odasına çekildiği esnada Nisa Suresi 105–109. ayetler nazil olmuş ve Rabbimiz hain ile temizi doğrudan doğruya bildirerek Rasulullah’ı hata etmekten korumuştur.

Nisa Süresi 105–109. ayetler: (Ey Muhammed!) Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma. Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez. Bunlar, insanlardan gizlenmeye çalışırlar da Allah’tan gizlenmezler. Hâlbuki Allah, geceleyin, razı olmayacağı sözleri kurarlarken onlarla beraberdir. Allah, onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır. İşte siz öyle kimselersiniz (ki, diyelim) dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savunacak yahut kim onlara vekil olacak?

Allah haklı ve doğru söyleyen Yahudi’yi ayetleri ile teyit etmiş ve haksızlığa, zulme uğramaktan kurtarmıştır. Bu olay ve sonrasında gelen ayetler bize din, dil, ırk ve nesebe bakılmaksızın doğru ve adaletli olmayı zulmetmemeyi emretmektedir. Şimdi Rabbimizin sorduğu soruları günümüzde yapılan hırsızlıklara, hukuksuzluklara ve zulme ses etmeyenlere tekrar sormak ve uyarılarını yeniden hatırlatmak istiyorum.

  • Sakın hainlerin savunucusu olma!
  • Kendilerine hainlik edenleri savunma. Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.
  • İnsanlardan gizlediklerinizi Allah’tan gizlediğinizi mi sanıyorsunuz?
  • Diyelim ki dünyada gizlediniz ve savundunuz onları. Peki, ahirette her şeyin apaçık ortaya döküleceği günde Allah’a karşı onları kim savunacak onlara kim vekil olacak?

Üstadımızın şeytana, “Ölümü öldürebiliyorsan, hadi yapalım senin dediklerini… Aksi takdirde sus!” dediği gibi zulüm, hukuksuzluk, hırsızlık ve yağmacılık yaparak dünyalarını görece cennete çevirenlere ve dilsiz şeytanlara soruyorum: Rabbimizin sorduğu bu sorulara cevabınız var mı ki bu yaptıklarınıza devam ediyorsunuz? Eğer bir cevabınız yoksa neden bu zulümde ısrar ediyorsunuz?

ABDULLAH TUNÇ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here