FIRTINADAN SAHİL-İ SELAMETE / Musab Yolcu

0
627

Bazen hissedersin, dersin ki fırtına ile beraber yağış geliyor, için için kararmış kara bulutlar ile.. ama değildir, bu rahmet dokunuşlu bereket getiren tane tane yağan yağmur.. ortalığı kasıp kavuracak, dantela gibi emek ve gözyaşı ile örülmüş güzel olan ne varsa alıp götürecek yağmurdur bu..
Yaparsın hazırlığını bilgin, kültürün ve modern çağın sana sunduğu imkanlarla.. gece gündüz düşünüp bolca dua ederek bela ve musibetlerden emin olmak istersin. Ancak, tamam işte, hallolmak üzere dediğinde bakmışsın dermanım dediğin deva, senin daha büyük derdin olmuştur. Ve kelebek etkisi başlayarak silsile halinde bir felaket diğerini davet etmiş.. ve iki elini kafana koymuş, kendini derin bir şekilde düşünürken bulursun..
Anlamazsın ilkinden.. hani bazen insan ne yapacağını bilemeyerek boş gözlerle bakar ya etrafa, gözlerini kapatıp tüm olanların sadece bir rüya olmasını dilersin.. ve arada bir tebessüm edersin sinirlerin boşalıyormuşçasına, senin huzurun için maaş alanlarla senin kapılarını açtıklarının el ele seni nasıl sattıklarına anlam veremeyerek…
Hep hatırlaman gerektiğini bilirsin ilahi kelamı, “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele…” (Bakara, 155) ve sabredersin, ki müjdelenenlerden olabilelim diye… hakikatler dolunay kadar gerçek olduğunu bildiğinden sürersin kendini akıntıya..
Kendini bulursun elinde tek kişilik biletle, kendini bulursun sadece gazetelerde okuyup televizyonda acıyarak baktığın insanların arasında, kendini bulursun o sarı ekranı görüp sevinçli haberi alma heyecanında..
Olmuştur hayatının bir parçası, 450 kişilik yemek sırasında bekleme, küçücük odada o kadar kişi beraber kalma veya hayatında tuvaleti ilk kez görmüş gibi davranan insanlarla beraber yaşama.. dökülür dudaklarında bazen sitemvari sözler, canına tak ettiğinde de, tükürmek istersin acınacak haldeki kendi suratına, içerideki ağabey ve ablalarımızı ve dahi bebekleri hatırlatınca.. sonra mırıldanırsın kendi kendine “Kapa çeneni Musab, durumun onlarınkinden milyon kat iyi değil mi!?!?” diye…
Ama bakmışsın ne mektubun geliyor, ne de arkada bekleyen gözlerden güzel haberler.. haram tasından çıkmayan o ellerin leş kargaları gibi salyalı ağızları ile garip eşini ve masum yavrularını dört duvar arasına atma ihtimalinin yüksek olduğunu anlayınca birden kendini binlerce kilometre mesafeyi sıfırlama zorunda olduğunu görüp başlarsın imkânsızı başarmanın hazırlıklarına.. ve bolca dua edersin, ki bilmektesin ilâhi inayet olmadan başarmak zor.
Olmazları olduran Allah endişeli gözlerinden sevinç gözyaşları dökülmesine vesile olunca, sarılınca garip yavrularına havaalanında, o eller tekrar kalkar semaya.. şükürler olsun edâsına hıçkırıklar karışır…
Kendini tekrar bulursun ailecek, yanacak sarı ekranın vereceği o beklediğin habere.. ama çok fazla bekleyince kaderinin ağı zorlukların ilmikleri ile mi örüldü diye düşünürken, alırsın mektubunu gideceğin başka beldenin haberi ile…
Binersin hayatında hiç mi hiç binmediğin o minibüse, duyarsın deport olurken o kulakları tırmalayan siren sesini yol boyu.. etrafında sana bakan insanlara haykırmak istersin “Hayır ben sadece öğretmenim, kötü bir insan değilim” diye.. ama ne dillerini bilirsin, ne de onlar seni duyabilir o hızla giderken.. girersin kurşungeçirmez pencereli odaya bir cani gibi, geçersin alıp götürülürken sana korku ve şüphe ile bakan yüzlerce göz arasından…
Yorulmuşsundur artık olaylardan ve oturup gözlerini kapatarak nefes almak istersin sadece.. ama tek gayretin olayları bir oyun gibi betimleyip çocuklarının bu dakikalarının bilinçaltında olmamasını sağlamaktır.
Hafiften gülersin kendi kendine, izlediğin o film gelir aklına.. Polonya’daki toplama kampında çocuğu etkilenmesin diye çabalayan babanın gayretleri gelir gözünün önüne… “Eğer biz o Polonyalılar isek, bizi bu hale düşürenler kim?” diye sorarsın sessizce.. cevaplamazsın “Boş ver, değmezler” diye..
Daha sonra 2,5 saatlik uçak yolculuğundan sonra dejavu yaşamışçasına tekrar uzatırsın parmağını, tekrar bakarsın kameraya, tekrar cevaplarsın benzer soruları. Ama işin garip tarafı, yıllarca “gâvur” diye aşağıladığın bu beldedekiler de diğer beldedekiler gibi sana hep iyi davranmıştır, iyilik ve adalet beklediğin insanların sana “tuzak” kurarak seni arkandan vurup seni bu durumlara düşürmelerine karşın… sonra dersin “Müslüman sıfatı taşımak mı yoksa Müslümanım diye caka satmak mı!?” Acaba hangisi daha önemlidir diye sana bunu düşündüren insanların haline acıyasın gelir ve o zor sorunun cevabından Allah’a sığınırsın…
Başlarsın tekrar beklemeye.. haftalar aylara cem eder de gelmez bir türlü o mektup.. ama boşta durmak istemezsin, ki zaman boşuna harcanacak bir şey değil diye öğretmiştir sana O yüce ruh.. gücün yetiyorsa bileğinle, dilin yetiyorsa ‘dil’inle, ağırlamak gerekiyorsa misafirperverliğinle, 2 liran varsa 1 liranla uzatmak istersin elini.. başka eller hem düşmesin, hem gönlü geniş olsun, hem hayata hazırlansın hem de güzellikleri yayacak bir projektör misali bülbül gibi şakısın yeni öğrendiği diliyle diye.. sanki rüyada gibisindir bazen, bakmışsın düzinelerce insan ekran karşında elinde kalemiyle öğrenme arzusu fışkıran gözlerle orada -tam karşında- sana bakıyor, seni sınıfında kara tahtanın karşısında olduğun günleri hatırlatacak heyecanla..
Ve gelir haberin.. ve o haber kelebek etkisi ile davet eder başka güzel haberleri.. yaşadığın o ardışık sıkıntıları unutturmak istercesine..
Sonra dersin, “Kaderin bize ne gösterip sonra ne vereceğini asla bilemeyiz… tevekkül edip Allah’a sığınmalı, O bize hep lütfunu verir..”
Ki demedi mi bizleri yaratan, kutsal kitabında, o kutlu Nebi vasıtasıyla, “Demek ki gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır” (İnşirah, 5).
Bir de düşünürsün, seni dünyada çoğu kimsenin gitmek istemeyeceği ülkesinde barındırmayanların, istemeseler de seni dünya başkentlerinden birinde yaşamaya ve çalışmaya vesile olmak için yapılmayacak adaletsizleri yaptıklarını..
Beddua mı? Geçmez bile aklından, acırsın sadece onlara ve sorarsın, tarih boyunca inanan her insanın sorduğu ve mantıklı her insanın cevabını aynı verdiği soruyu: “Değer miydi bu fani dünya nimetleri için?!?!” Sonra açmak istersin tekrar ellerini semaya, “Islah eyle Allah’ım onları, yakma hiçbirimizi ateşinde” diye, sana O ruhun öğrettiği biçimde…
Şükürler olsun Allah’ım bugünümüze…
Hep inanmalıyız, Allah var gam yok!!!

Musab Yolcu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here