ZALİME BOYUN EĞMEYEN YİĞİTLER / Halit Emre Yaman

0
880

Ey bozkırın yiğit delikanlısı…
Kusura bakma, seni yalnız bıraktım; hakkını helal et.
Bu süreç herkese bazı görevler yükledi. Kimi dışarıda kimi içeride… Hangisi zor dersen birini diğerine değişmem; aralarında ayırt edilemeyecek fark var. Önemli olan, insanın bulunduğu yerde yapması gerekeni yapması ve bunun için azami gayret göstermesi.
Biz sadece seferden sorumluyuz. Sefere çıkmaktan Rabbim bizleri geri bırakmasın. Dava O’nun davası… İster bizi tutar kaldırır, isterse “buraya kadar” der. Niyazımız son nefese kadar elimizden tutup kaldırmasıdır.
Dert çok yiğit abim, çok…
Burada pencereler 1 metrekare, avlu 40 metrekare, duvarlar 8 metre yüksekliğinde… Şu anda 40 kişiyiz ama şu geçen sürede yaklaşık 300 kişi buraya geldi, gitti.
Yoruldum dostum, yoruldum. İçimi dökemiyor, sürekli dert dinliyorum. Koca koca adamların dizimde çok gözyaşı vardır. Kendi derdimi unutuyorum; daha doğrusu onları düşünemiyorum bile…
Gözümü kapattığımda “Onların emaneti bende…” diyen Rasulullah’ı (sav) yanlarında görünce, bütün her şey bitiyor.
Ah edem ah…
Birde emanetler var ki her gün insanı çökertiyor. Bazen bir ses, bazen bir bakış, bazen de bir selam geliyor duvarların ötesinden, çöküyorsun… Ama buradaki insanlara bir baba edasıyla dik görünmek gerek…
Hayatın en kolay vakti gecedir burada…
24 saat beraberim burada kardeşlerimle… Kendime ait bir dakikam bile yok, elhamdülillah… Eşimle bile baş başa bu kadar süre geçirmedim…
İmtihanlar iç içe burada… Birinden kaçıyor, ötekine yakalanıyorsun, ondan kurtuldum derken bir başkası yanı başında bitiyor… Devasa çınarların yıkıldığını görmek korkutuyor insanı… Titriyorsun… Seccadede dinleniyorsun taze bir abdestle… İsyana dalmamak için zorluyorsun kendini…
Bazen dalıyorum; “Rabbim! Biz bu kadar mı günahkârız?” ya da “Biz Senin sevgini bu kadar mı hak ettik ki imtihanların çok çetin geçiyor? Televizyonda 24 saat küfrediliyor, gazetelerde her gün iftiranın biri bin para… Çözemedim gitti…”
“Günahkârız” diyorum… Neredeyse 5 yıldır tevbe ediliyor… Özelde ise 336 gündür bizzat şahidim. Dünyanın hiçbir topluluğu bu kadar tevbe etmiyordur şimdilerde.
“Sevdin” diyorum… “Hiç mi sevilenlerin naz makamı yok?” diyorum. Ve sonunda sadece susuyor ve bekliyorum…
Edem, dil kolay anlatıyormuş. Yaşamak ise zor, hem de çok zor…
Sabır sabır…
İki yıl evvel okuduğum kitapta, “Böylesi hapis hayatı ya da toplama kamplarında en çok sıkıntıyı duygusal bağ kurulan kimseler var olduğunda yaşanır.” diyordu. Haklıymış edem, haklıymış…
Telefon görüşü bir dert… Kapalı görüş ayrı bir dert… Açık görüş ise apayrı bir dert…
Mektup yazmak bir yıkım… Haber alamıyoruz; o tam bir yıkım…
Burada dostumuz; Kur’an, seccade, tesbih… Anlayacağın edem işimiz zor. Rabbim önce sizlere sonra bizlere acısın ve affetsin…
Burada o kadar çok güzellik yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz… Anlatamam ve istemeyin benden.
Vesselam…
Dua ile…
***
Eline, diline sağlık, Allah razı olsun güzel kardeşim… Rabbim en kısa zamanda bir ferec ve mahreç yaratacaktır inşaallah…
Bizler öyle bir Nebi’nin (sav) ümmetiyiz ki, bıraktığı dava uğrunda mücadele etmeyi, her türlü sıkıntıya dayanmayı, sebat etmeyi, kararlı olmayı ve bu uğurda azimli olmayı yol bellemişiz… Başımızda değirmen taşları döndürülse bile bu yoldan dönmeyi düşünmüyoruz. Yollar sarpa sarıp çetinleşse bile kararımızdan dönmeyecek ve dimdik duracağız…
Atalarımız Çanakkale’de yedi düvelin top ve güllelerine göğsünü korkusuzca siper edip dimdik durduğu gibi biz de, gerektiğinde malımızı ve canımızı bir keseye koyup dinimize bağışlamasını biliriz. Yeter ki uhuvvetimiz bozulmasın, ihlasımız zedelenmesin…
Kur’an-ı Kerim, karşısına çıkan bela ve musibetler karşısında duruşunu değiştirmeyen, zalime boyun eğmeyen er oğlu erlerden bahseder:
“O kimseler ki, bir kısım halk kendilerine, “Düşmanlarınız olan insanlar üzerinize gelmek için toplanıp bir ordu kurdular; onlardan korkun ve geri durun!” dediklerinde, bu ancak onların imanını arttırdı da, “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” mukabelesinde bulundular. Sonra da, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’tan bir nimet ve fazladan lütuflarla döndüler; Allah’ın rızası istikametinde hareket etti onlar. Allah, çok büyük fazl sahibidir. (Al-i İmran, 173-174)
Evet, bugünlerde hırsız, yalancı, cahil, müfsid, münafık ve sinsi insanlardan oluşan bir güruh aleyhimizde ittifak etmiş durumda. Saflığımızdan ve hüsn-ü zannımızdan istifade ederek, bize tuzak kurdular, her gün yeni bir kanunla hayatımızı zehir ediyorlar, mahkemeler ve hapishaneler evimiz oldu, insanın aklına hayaline gelmeyen şeylere maruz kalıyoruz… Hakk’a hizmet edenler her devirde böyle imtihanlara maruz kalmışken, bizim bundan uzak kalmamız mümkün mü?
Girdiğimiz yolun namusu, bizi dimdik durmaya ve tahriklere kapılmamaya mecbur ediyor. Dinimizin özünü bize anlatan Hocaefendi’nin bahsini ettiği vicdan kültürüyle, aktif sabırla, aksiyon öncelikli düşünce yapımızla, adanmışlığımızla, hoşgörümüzle bütün dünya insanlarının gönlüne sevgi tohumları serpmeye devam edeceğiz. Ve bu güzelliklerin asıl kaynağını da hal dilimizle göstereceğiz.
Biz, kuvvetin hakta olduğuna inanan, zalimlerin dayatmalarına boyun eğmeyen, güçlülerin boyunduruğuna razı olmayanlardanız;
Baş eğmeyiz edaniye dünya-yı dûn içün;
Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız… (Baki)
Hal böyleyken 3-5 günlük dünya hayatı için aşağılık insanlara baş mı eğeceğiz? Biz Allah’ı yegâne Aziz ve Hakîm kabul etmiş, başımıza gelenlere de “vardır bir hikmeti…” diyerek en kötü şartların O’nun tarafından lehimize çevrilebileceğine inanmışız. O’nun sözünün üstüne söz mü olur? Biz O’na kul olmak suretiyle diğer bütün kulluklardan kurtulmayı hedeflemişiz. Bu yolu açanlar, çağlar ötesinden yolun erkânını da bize ulaştırmış:
“Muhakkak ki İbrahim’de ve beraberindekilerde sizin için takip edilmesi gereken güzel bir örnek vardır. Onlar, içlerinden çıktıkları topluluklarına şöyle demişlerdi: ‘Bizim sizinle de, Allah’tan başka taptıklarınızla da hiçbir münasebetimiz olamaz. Sizi ve inancınızı reddediyoruz; siz yalnızca Allah’a inanıncaya kadar sizinle aramıza artık ebedî düşmanlık ve buğz girmiş bulunmaktadır.’ … Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mumtahine, 4)
Bu yolda olmayanlar, her güçlüye kul-köle olur, dün birine, bugün başkasına, yarın daha bir başkasına temenna edip durur ve hayatta kalabilmek için diyet ödeyip dururlar. Bu tipler saraylarda yaşasa ve elinin altında her türlü imkân bulunsa da gerçek hürriyetin ne olduğunu bilemez, yaşayamaz ve adeta esir hayatı yaşarlar.
Ne güzel demiş Bediüzzaman, “O’nu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” Üstad bunu sadece bir söz olarak söylememiş, Rus komutanı karşısında, Divan-ı Harbi Örfi’de ve Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerindeki dik duruşuyla gereğini yapmıştır. İdamla yargılanmasına rağmen hep beraat etmiş ve mahkemeye teşekkür bile etmeyerek “Zalimler için yaşasın Cehennem” demiştir. Evet, onun Allah’a itimadı tamdı ve O’ndan gelen her şeye razıydı, tavır ve davranışları da bunun sesi-soluğudur.
Biz hep böyle düşündük ama aramızdakilerden tipi ve boran karşısında yolda kalanlar da oldu. Her biri, bir şeylere takılıp kaldı. Başlarını döndüren ve bakışlarını bulandıran neydi? Vaatler mi, tehditler mi, işkenceler mi, iman eksikliği mi? Bilemiyorum… Ama bildiğim bir şey var ki bu durum karşısında hepimizin içi kan ağladı, ağlıyor…
Söz uzadı, daha da uzar… Lakin kesmek gerek… Yunus’la bitirelim:
“Hoştur bana Senden gelen, ya hil’at ü yahut kefen
Ya taze gül yahut diken, lütfun da hoş, kahrın da hoş.”

HALİT EMRE YAMAN

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here