HDP İstanbul Bağcılar Belediyesi Eş Başkan Adayı @HudaKaya777 ile 31 Mart Seçimleri ve Adaylığı Üzerine Konuştuk / @_ELAISIK

0
261

Hüda hanım isminizi, sürekli adaylık iddiaları ile duyuyorduk. Geçtiğimiz günlerde ise açıklığa kavuştu bu söylemler ve HDP’nin İstanbul Bağcılar Belediyesi Eş Başkan adayı oldunuz. Hayırlı olsun diyerek başlıyorum sorularıma.

Neden HDP?

Bunun tabi öncesi var. Neredeyse son 5-6 yıllık dönemime kadar aktif siyasete hiç katılmadım. Oy verdiğimiz dönemler oldu ama Türkiye’deki politik gelenek, siyasi partilerim geleneği içerisinde kendimi gerçekten ait hissedeceğim, bir kadın olarak eşit bir şekilde çalışma ortamı olabildiğine inandığım gerçekten bir parti olmadı. Ya bir inancın partisi oldu, ya bir ideolojinin partisi oldu, ya tek adam partisi oldu ki tek adamlık genelde tüm partilerde var. Ama en önemlisi, politik geleneğimiz tamamen erkek egemenlik geneli bir parti. Tabiki insan hakları mücadelesi veren insanlar öyle yada böyle bir şekilde kendi mücadele alanımızın dışında da farklı halkların başına gelenleri, Türkiye’de karşılaştıkları eşitsizlikleri, adaletsizlikleri ve birebir yaşanan mağduriyetleri görüyorsunuz, şahit oluyorsunuz. Öte yandan kadın mücadelesi içinde bizim geçmişte yaşadığımız 28 Şubat başörtüsü yasaklarıyla ilgili o dönemde muhatap olduğumuz, cezaevi süreçlerinde karşılaştıklarımız… Bu sisteme karşı kendimi bildim bileli hep muhaliftik. Sürekli bir politik takip içerisindeydik. Hem Türkiye, hem dünya siyasetinin içindeydik ama aktif siyaset ve tercih içinde olmadım hiç bir zaman.

Cezaevi sonrası gelişen süreçte, ezilenlerin birbirine karşı ne kadar mesafeli olduğunu gördüm. O süreçlerde bizlerde ayrımcılığa uğruyorduk, bizlerde insan hakları ihlalleriyle karşılaşıyorduk, bir kadın olarak tercih ettiğimiz kılık, kıyafet veya tarzımızla bedeller ödemek zorunda kaldık, hapsedildik yargılandık yıllarca ve İnsanlık dışı ithamlara maruz kaldık. Fakat Aleviler bu sistemin ayrı bir ötekileştirilmişleriydi, Ermeniler ayrıydı, Müslümanlar ayrıydı, başörtülü kadınlar apayrıydı. Direk kadınların hedef alındığı bir 28 Şubat süreci kadınlar üzerinden gerçekleştirilmişti. Ve sonraki süreçler içerisinde tüm bu birbirlerine ötekileştirilerek mesafeli bırakılan, ezilenlerin, farklı çevrelerin; Zulme karşı, ezenlere karşı, sömürenlere karşı, küresel emperyalist güçlere karşı ayrımsız bir araya gelmek zorunda oldukları ihtiyacını hissettim. Ve biraz geç oldu maalesef ama bu vesileyle tabiki bizim dirsek temaslarımız daha da gelişmiş oldu. Birlikte çalışmalarımız oldu bu arada Kürt halkının mücadelesiyle biraz daha geniş çerçevede tanışma imkanı gerçekleşti, olayın çok spesifik bir olaydan ibaret olmadığını, bir halka yönelik kolektif bir zulüm olduğunu, bir devlet politikası olduğunu gördük. Daha sonraki süreçlerde 2013-2014 gibi HDP’nin kuruluş aşamasında bana bu partiye katılma teklifi geldiğinde; programını, tüzüğünü, çalışmasını incelendiğimde şöyle bir ret cevabı vermiştim;

Ben zaten özgün ve bağımsız kişiliğimle yıllardır bütün insanların zaten bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu; kendim için istendiğim özgürlüğü, barışı, eşitliği; kendi inancımdan, yaşamımdan, tarzımdan, düşüncemden olmayan diğer tüm insanlar için de istememin hem vicdani hem İslami sorumluluğum olduğuna inanıyorum ve bunun içinde mücadele ediyorum. Hem kadın olarak hem insan hakları noktasında baktım programınıza ve sizinle hemen hemen aynı kesişen çalışmalar yapıyoruz; Farklı topluluktan, halktan temsiliyetler var ve bende kendi çapımda aynen böyle bir düşünceye hizmet ediyorum. Ben böyle çalışayım siz öyle çalışın zaten çokta farklı çalışmıyoruz demiştim ama bir arada olmamızın, kurumsal bütünleşmenin bu mücadeleyi güçlendireceği noktasında ikna edici düşünceler geliştirildikçe buna katıldım. Sadece tek bir şey üzerinden gelişmedi HDP’ye katılma sürecim. Pek çok etken doğrultusunda gelişti; Sosyal, siyasal, ilmi, kurani, pek çok şey etkende bulunarak bu süreci sonuca götürdü.

Mesela yine o dönemlerde yıllardır okuduğum ama bu şekilde yüzüme çarparcasına gözümü açan, dikkatimi çeken bir ayet oldu. Hep nötr kalmıştım hayatım boyunca. Evet devletin hali hazırdaki sisteminin taraftarı değildim ve yine sistemin vahşi yüzünün farkındaydım. Kürtler eziliyordu, hakları gasp ediliyordu veya diğer halklar aynı şekilde. Fakat ezilenlerin tarafında olmakla kendimi konumlandırdığım halde kurumsal bir aidiyetim yoktu. Fakat o ayet belki de o psikolojime karşılık böyle bir cevap verdi bana.

Hangi Ayetti Sizi Böylesine Etkileyen?

İki taraf birbiriyle çarpıştığında, savaştığında aralarında hakemlik yapın. Eğer bir taraf barışı kabul eder de diğer taraf saldırmaya devam ederse, siz barışı kabul edenlerle birlikte saldıranlara karşı mücadele edin. Bu ayet benim bir taraf tutmam gerektiği sorumluluğu noktasında itici güç olan ayetlerden birisi oldu ve nötr kalamayacağımı, birbirimizle omuz omuza olmamız gerektiğini düşünerek bir HDP süreci başlamış oldu.

Muhalif kesim, iktidarı ve özellikle Erdoğan’ın şahsını eleştirdiği taktirde ya “vatan haini” olmakla suçlanıyor yada “silahlı terör örgütü üyesi” ilan edilerek gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Bu hukuksuzluklara en çok maruz kalan ise HDP…

Bir çok muhalif parti varken neden en çok bu partinin sesi kısılmak isteniyor?

Bu hukuksuzluğu 7 Haziran sürecinde çok yaşadık. 7 Haziran öncesinde de yaşadık fakat sakıncalı da olsa endişeli de olsa gene ulusal kanallara çıkabilme imkanımız vardı. Daha sonraki süreçlerde tamamen bir yaptırıma dönüştü bu durum ve şimdi bizimle ilgili her yerde her şekilde tartışıyorlar konuşuyorlar, hedef gösteriliyorlar, linç ediyorlar, itham ediyorlar,  iftira ediyorlar ama Allah için bir de bir tane HDP’liye bunu soralım bakalım ne diyor? Onun bu suçlamalar yönünde düşüncesi duygusu var mı? onlar ne diyor en azından. Hiç bir şekilde ne insani ne vicdani ne hukuki açıdan böyle bir şeyi düşünmüyorlar, düşünseler bile böyle bir ortam yok. Maalesef  tıkalı bir mekanizma oluşturuldu.

Şimdi diğer muhalif partilerine baktığımızda öyle ya da böyle ama milli ama milliyetçi ama devletçi. Bir şekilde devlet  ile daha farklı bir temasları var, hassasiyetleri var veya bakış açısı yönünden, düşünce açısından üç aşağı beş yukarı hepsi aynı kategoride olmasa bile…

Fakat HDP nin ortaya koyduğu proje gerçekten hiçbir partide yok. Bu sadece Türkiye için bir risk, bir tehlike değil. Bunu 7 Haziran sürecinde ve sonrasında, aslında küresel güçler açısından da, Emperyalist güçler açısından da, bölge aktörleri açısından da ne kadar da korkulacak bir proje olduğunu fark etmiştim. Çünkü siz bir mezhebin partisi değilsiniz, bir inancın, bir dinin partisi değilsiniz, bir ideolojinin partisi değilsiniz. Tüm ezilenlerin, tüm ötekileştirilmişlerin partisiyiz. Kendimiz için istemediğimiz hiçbir kötülüğü diğerleri için de istemiyoruz. Kendimiz için istediğimiz tüm güzelliği ise herkes için istiyoruz.

Yani HDP’nin küresel güçler açısından da hiç de cezbedici bir parti olmadığını fark ettik. Elbette küresel bir vicdani kamuoyu var, küresel ilişkilerimiz elbette var ve aynı perspektife sahip olduğumuz çevrelerle hiç kimsenin kimseyi ayrıştırmadığı,  ötekileştirmediği; tüm insanların hakikatle, özgürlükle, barış içinde, huzur içinde yaşamasını gerektiğine inanan ve bu konuda da bu yolda mücadele eden, coğrafyaların her bir tarafında bunu yürüten güzel insanlar var. Fakat egemen güçler nazarında tüm halkların birbirleriyle barışık olduğu ve yerel, ulusal ve küresel insanlık düşmanlarının güzellik düşmanlarının, barış, özgürlük düşmanlarının farkına varmaları ve ezilenlerin bir çatı altında toplanmaları ya da birbirlerini fark etmeleri birbirleri ile yaklaşmaları, aralarındaki mesafelerin kaldırmaları elbette ki bu karşı güçler açısından pek de hoşlanacak durum değil idi.

Türkiye’de Devleti kutsal bir nokta, kutsal bir makam olarak gören; İnsandan önce devleti esas alan politik zihniyetleri sahip hangi parti olursa olsun tüm bu çevreler açısından önce insan! önce yaşam! diyen çevreler haliyle birinci derecede hedef oluyorlar.  MSadece mesele bugünkü iktidar meselesi de değil. Dolayısıyla bu farkındalığı bizim halkımıza da tabii ki fark ettirmemiz, bu bilinci kazandırmamız gerekiyor. Yani tüm insanların ayrımsız bir şekilde eşitliği, huzuru, barışı hak ettiklerini duyurmak ve bu bilinci daha da toplumsallaştırmamız gerekiyor.

Türkiye özellikle son yıllarda “insan hakları ihlali” ile birlikte anılan bir ülke haline geldi.

HDP eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Gültan Kışanak gibi siyasi isimlerin yanısıra binlerce insan suç delili olmaksızın cezaevinde tutuluyor, İnsanlık dışı muamelelere maruz bırakılıyor. Kısacası Türkiye, bir hukuksuzluğun pençesinde yönetiliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle sayın Selahattin Demirtaş Eş Genel Başkanımız iken milletvekili iken hem o hem Figen başkanımız, diğer milletvekileri 2 yıldır içerdeler. Gülten Kışanak gibi kayyumlar atanarak hapsedilen başkanlarımızla hariç.

Bir taraftan tabiki sadece partimizin başkan, eş genel başkanlar ve milletvekilleri boyutuyla değil, Türkiye’nin her bir tarafında il, ilçe yöneticilerimiz ve başkanlarımızda dahil binlerce insanımız hapsedilmiş durumda veya davalarından dolayı bir şekilde şu anda kendi görevlerini yapamaz durumdalar.

Cezaevlerinde doluluk oranı haddini aşmış durumda. Her bir cezaevi kendi içerisinde bir derebeylik gibi gerçekten çok ağır koşullara sahip, insan hakları ihlallerinin çok ötesinde ve insanlık dışı uygulamalara maruz kalan arkadaşlarımız var…

İnsan Hakları İhlali ve işkencelerden konu açılmışken araya girip bir ihlali daha hatırlatmak istiyorum. Yakın zamanda Van’da bir olay yaşandı. 14, 16 ve 17 yaşlarında olan 3 çocuk gözaltına alınarak işkence yapıldı. Van Barosu Bu insanlık dışı muameleyi belgelendirdiği halde; Emniyet, bu haberi yalanladı ve Van Barosundan şikayetçi oldu. İşkence yapan değil, İşkenceyi ortaya çıkaran suçlu duruma düştü. Türkiye’de haklı taraf siz olsanız dahi suçlu duruma düşebiliyorsunuz ve bunun ağır bedelini ödeyebiliyorsunuz. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Aynı durum hepimizin başında. Bizzat kendi başıma gelen bir olay da oldu. Keza oğlum hapisteyken orada şahit olduğum insanlık dışı uygulamalara itiraz edip sadece müdürle görüşme talebinde bulunduğum gerekçesiyle tartışma çıktı ve benim onları şikayet etmem gerekirken onlar bana hem 1 sene görüş yasağı koydular, hem hakkımda dava açtılar hem de yüklü miktarda para cezası kestiler. Birilerinin hem suçlu hem güçlü durumda olmaları yalnızca bununla sınırlı değil. Yine Eş başkanlarımızın tutuklanmalarının ardından kadınlar olarak Kadıköy meydanında bir basın açıklaması düzenlemiştik ve beni oraya oğlum götürmüştü. Basın açıklamamızı yaptıktan sonra arabamıza dönmek üzereyken yapay bir gerilim oluşturularak oğlumla birlikte derdest edildik, yerlerde sürüklendik ve oğluma özellikle insanlık dışı bir şiddet uyguladılar, daha sonra İskele karakolunda da bu şiddetin dozunu arttırarak devam ettiler ve o gece Haydar Paşa Numune Hastanesinin acil bölümüne kaldırılmıştı. Omuriliği kırıldı, felçten döndü ve hastanede bile kelepçeli vaziyette tutmuşlardı. Bunun üzerine doktor raporu olmasına rağmen bizim yaptığımız suç duyuruları dosya bile açılmadan reddedildi ama hem suçlu hem güçlü olan onlar dava açtılar üzerine de hapis cezası verdiler geçtiğimiz son bir ay içersinde… Hem maddi hem manevi cezayı kesen yine onlar ve bu durum Türkiye’nin her yerinde böyle. Suçluluğun, şiddetin, aymazlığın, utanmazlığın en çirkin yüzünü görüyoruz. Emniyette ayrı, iktidarda ayrı, Mecliste ayrı…İnanılmaz bir hoyratlık, çirkinleşme var toplumda ve bu toplumun her kesimine sirayet etmiş durumda. O gücü elinde bulundurma o iktidarcılaşma, o kibirli haller, o üstünlük halleri, egemenlik halleri öylesine çirkin bir şekilde yansıyor ki size, toplumun her kesimini inciten bir tavır kendi tabanını da incitiyor.

Mesela buna ek olarak, yakın zamanda Merve Demirel olayı yaşandı. Bu bir kadına karşı yapılan çirkinliğin hükümet ve yetkililer tarafından utanmazca sahiplenilmesi, bunun meşrulaştırılmaya çalışılması, üzerinde durulacak bir olay olmadığını ima edecek sözler oldu ve yine suçlu olan Merve Demirel masum olan ise “polis” oldu..!

Merve Demirel’in babasının KHK’lı olması onu suçlu duruma düşürdü. O halde devlet nezdinde, aileden bir kişi suçlu ise bütün fertlerine yapılan taciz dahil her türlü kötü muamele mübahtır demek bu bir nevi.

Siz ne düşünüyorsunuz?

Babası KHK’lı evet ama bütün KHK’lılar fetöcü mü hayır.. Her çevreden KHK’lılar var, benim bildiğim AKP’liler de var hatta. Yani HDP’li olmayan, fetöcü olmayan çevrelerden de KHK’lılar var ve bunlardan bir tanesi AKP’nin kurucularından Fatma Bostan Ünsal, sadece kurucularından olduğu partiye eleştiri getiriyor, muhalefet ediyor diye KHK’lı oldu ve bu çirkinliğin sınırı yok.

Biraz da yaklaşan seçimler ve adaylığınız üzerine konuşalım. Adaylık sürecinizi anlatır mısınız?

Doğrusu böyle bir adaylık durumu Yerel seçimlerle ilgili aklımın ucundan bile geçmemişti. Fakat her seçim döneminde olduğu gibi ismim farklı şehirlerle ilişkilendirilerek medyada sürekli haberler çıkıyordu ve bizde sadece bunu izliyorduk. En son kesin bir kanaat oluşmuşçasına, “HDP, Bağcılar’da Hüda Kaya’yı aday gösterecek şeklinde haberler çıktı. Ama bunu İstanbul yerelinde bir arkadaşa sorduğumda yerelden ciddi anlamda böyle bir istek olduğunu ve bu talebi merkeze ilettiklerini söyledi. Yani adaylık noktasında şahsımın hiç bir şekilde özel bir talebi olmadı.

Fakat merkeze iletilen talep sonrası, eğer olacağı varsa bunu Bağcılar için, İstanbul genelindeki seçmenlerimiz için nasıl artıya çevirebilirim bunu düşündüm tabiki bu arada. Olmazsa da zaten vekil olarak görevim gayet yoğun devam ediyor.

Daha sonra netleşti bu süreç ve 24 Şubat tarihinde de benimde dahil olduğum belediye eş başkan adayları tanıtım programı gerçekleştirildi. Bizlerde henüz yeni Bismillah diyerek başladık. Seçime 40 gün var ama bütün gücümüzle; gece, gündüz tüm mesaimizi Bağcılar’da kendimizi anlatmaya, tanıtmaya, tanıştırmaya, halkımıza dokunmaya gayret edeceğiz. Ve elbette HDP’li tabanımız zaten bunu ısrarlı ve bilinçli bir şekilde talep eden taraf olduğundan dolayı tabanımızın sadece örgütlenip, planlanıp bu çalışmalara müdahil edilmesi gerekiyor.

Bağcılar, İstanbul genelinde nüfus oranı açısından en kalabalık birinci ilçe ve yoksulluk anlamında, gençlerin eğitim, sanat, spor bilinci ve çalışmaları noktasında en yetersiz olan ilçelerden bir tanesi. Uyuşturucuya alışkanlık oranının, suç oranının en fazla olduğu ilçelerden birisi. Yani orada Kürt halkının çoğunlukta olduğu ve bu halkın çocuklar ile gençler üzerinde bilinçli devlet politikalarının yürütüldüğünün de farkındayız. Bağcılar birde şu yönüyle dikkat çekici; AKP’nin eğitimsiz bıraktığı, hizmet götürmediği, yoksul ve ezilen sınıfın yoğunlukta olduğu bir yer. Bu ilçede muhafazakar kimliği ağır basıyor, bu kimlik üzerinden de din ve inanç istismarlarının da yoğun olduğu bir bölge aynı zamanda. Biz bu gerçekliklerin ışığında hakkımızla; partili, partisiz, hangi partiden, hangi düşünceden ve inançtan olursa olsun bu bilinçle, bu farkındalıkla insanlarımızla buluşacağız ve onlarla bir sinerji oluşturacağız. Bu, bizim yapmak zorunda olduğumuz bir çalışamadır. Çünkü İnsanlar burada, gerçekleri öğrenme imkanlarından mahkumlar. Gerçeği ve bilgiyi öğrenme yollarından bilinçli bir şekilde mahrum bırakılıyor. Bu sansür zaten genel anlamda tüm halkın saray, saltanat ve iktidarın yanlışlarının farkına varılmaması ama bu iktidarın, bu zihniyetin bambaşka bir Türkiye yarattığı ile ilgili. Madalyonun sadece tek bir yüzünü gösteren yapay bir Türkiye tanıtmasından dolayı maalesef egemen medyada halkın çoğunluğuna hitap ettiğinden, halkımız bu noktada muhalif kanallarla tanışabilme imkanından da mahrumlar. Dolasıyla ancak birebir temaslarla biz bu yolları açmaya çalışacağız ve sonuç alacağız.

Seçileceğiniz taktirde Bağcılar’da yapacağınız ilk çalışma ne olacak?

Bağcılar’da çocuklar, gençler ve sınıfsal problemlerle ilgili bir gerçeklik olmasıyla beraber bu bölge ev kadınların yoğunlukta olduğu, yoksul halkların çok sıkışık bir vaziyette bir arada bulundurulduğu bir ilçe ve betona mahkum edilmiş, çarpık kentleşmeden çok büyük oranda etki almış, gençlerimiz ile çocuklarımızın bilinçli anlamda spordan, sanattan, eğitimden, kişisel gelişimden yoksun bırakıldığının farkındayız. Dolasıyla önce insanlarımızın bu çalışma alanlarıyla tanıştırılması gerekiyor. Hem kadınlarımız açısından, hem çocuklarımız, gençlerimiz açısından öte yandan işsizlerimiz ve öğrencilerimiz açısından her birine yapılacak ayrı çalışma alanları acilen gerekiyor. Ki bu bilinçli sanatsal, müziksel, sporsal, eğitsel çalışmalarla en azından suç oranı otomatik olarak düşecektir ve insanların bu ülkeye daha yararlı vatandaşlar olması yönünde yollar açacaktır.

Peki ya kadınlar? Onlar için özel çalışmanız olacak mı?

Kadınlar noktasında ise kendilerini evde sadece yaşlılara ve çocuklara mahkum kalarak evden dışarı adım atamadığı o kısır döngüleri kırarak biraz daha nefes alabileceği fiziksel ortamlar onlara sağlanmak zorunda. Bunun için birinci derecede çocuk ve bebeklerle ilgili bakım evleri, kreşler çok önemli. Okullarda bunlar yok mu var fakat daha bilinçli bir şekilde çocuklarını da güvenerek bırakabilecekleri, bıraktıkları anda da kendilerinin de bilinçle toplumun herhangi bir çalışmasına müdahil oldukları, ellerini bir taşın altına koydukları, üretimde emek boyutuyla da, sanatsal boyutuyla da, eğitimsel boyutuyla da kendilerine acilen alan açılması gerektiği noktasında en birinci öncelik olduğunu düşünüyorum. Kadın kurumları bu anlamda acilen geliştirilmeli ve öncelikle de belediye, halk ile buluşmalı. Çünkü kayyum atanan belediyelere baktığınızda apayrı bir manzara var, önlerinde kaleler, surlar gibi betonlarla; halktan, toplumdan yalıtılmış bir belediyeyi, halkın belediyesi diye yutturabiliyorlar insanlara, oysaki tamamen izole olmuş bir şekilde kendilerini nasıl koruyacaklarını şaşırmışlar ve kendilerini halktan koruma ihtiyacı hissediyorlar mesele bu.! Halk, potansiyel bir düşman. En sıradan ve en üst yetkiliye kadar binlerce koruma ile toplumun içine giriyorlar. Halkım! Diyorlar, benim halkım! Diyorlar ama o halkın içinde binlerce koruma ile dolaşıyorlar. Dolayısıyla da kayyumsuz olan belediyelerde de yine halktan yalıtılmış bir mekanizma işlediğinden dolayı da her boyutuyla halkın kendi belediyesi olduğuna dair hem fiziksel şartlar hem işleyiş yollarının açılarak; Kadınların özgürlüğü esasına dayanan, emeğine dayanan, ekolojik ve daha nefes alınabilir bir kentleşme, temiz bir ilçe ve çocukların oynayabildiği, toprağa ayak basabildikleri, yeşillikten mahkum olmadıkları ve suç örgütlerinin hedefi olmaktan ziyade daha güvenilir ortamlara sahip olabilecekleri bir ilçe hayal ediyoruz.

Erdoğan’ın şöyle bir açıklaması olmuştu; “31 Mart seçimlerinde HDP’nin kazandığı bölgelerdeki belediyelere tekrar kayyum atayabiliriz” Bu açıklama halkın tercihine yansıyor mu? Zaten kayyum atanacak başka partiye oy verelim gibi mesela?

HDP tabanında halkımızın bu şiddet, nefret dolu egemenci, erkci iktidardan kurtulmak için nasıl bir motivasyona sahip olduğunun Erdoğan’ın kendisi de farkında. Bu sözlerle halkın “gitsek de ne olur sandığa gitmesek de ne olur. Nasıl olsa kayyum atayacaklar” şeklinde bir moral kırılması yaşatmak istiyor.

Bunu başaramayacaklar. Halkımız oyuna sahip çıktığı gibi geleceğimize, ülkemize de sahip çıkacak ve bunu kendileri de görecekler. İki gün önce Cumhurbaşkanı “Anketlere güvenmiyorum” yönünde bir açıklama yaptı. Güvenmesin. O kendi söyledikleri, iddia ettikleri ve yalan söyleyip de kendilerini de inandırdıkları o hayal dünyalarına da güvenmesinler. O saltanata, bugünkü egemenliklerine de güvenmesinler.

Biz halkımızla beraber yarınlarımıza sahip çıkacağız ve umutluyuz.

Seçime eşit koşullarda gidilir mi?

Ülkede şuan eşitlik var mı?

Hayır…

7 Haziran dönemi de böyleydi sonraki seçimlerde, referandumda hepsine eşit olmayan şartlarda gidildi ve şu anda çok daha ağırlaştırılmış koşullarda seçime giriyoruz. Devletin tüm kadroları, bütçesi, hazinesi, örtülü ödenekleri, valileri, kaymakamları, öğretmenleri, bakanlıkları, diyaneti ve tüm kadrolarıyla maddi-manevi tek bir partinin, hatta ondan da öte tek bir kişinin lehine çalışma yapıyorlar. Ve biz bütün bu devlet gücüne karşı en imkansız halimizle seçim çalışması yaparken bile bu durumu dahi hazmedemiyorlar ve şiddetle saldırıyorlar. Bütün bu imkanları haksız ve eşit olmayan şartlarda kullandıkları yetmiyormuş gibi halen var oluşumuza dayanamıyorlar ve terörize ederek, linç ederek, hedef göstererek halkla aramıza mesafe koymaya çalışıyorlar. Halk, bu gerçekleri görecek, kimlerle aralarına mesafe koymaları gerektiğini de 31 Mart’ta sandıkta gösterecek.

Röportaj: Ela IŞIK

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here