Haberler Yalan Olsa / Zeynep Öncü

0
424

Geçenlerde bir film seyrettim. Beni çok etkiledi. Günümüzde yaşanan bazı gerçeklere ışık tutması açısından epey önemli konular işlenmişti. Kafamda yerine oturmayan bazı taşlar cuk diye oturuverdi. Nasıl oluyor da ülkemde zulmün katmerlisi yaşanırken milletim görmüyor, her şey normalmiş gibi hayatlarına nasıl devam edebiliyorlar diye epey kafa yoruyordum. Vicdan sahibi bir insan, nasıl birilerinin hayatı kararırken sessiz kalabiliyor anlayamıyordum. Dilim bir şeyler söylese de kafamda oturmayan taşlar vardı. İnsan olmanın gereği değil miydi muhabbet ve merhamet. Benim milletim bu kadar mı düşünme yetisini kaybetti ya da nasıl bu yetisini bir anda kaybetti diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar kendini kaybetmek, bir toplumda ne ile gerçekleşebilirdi? Sorular, sorular…

Film, medyanın ne pahasına olursa olsun doğru haber yapmasının önemini anlatıyordu. Filmin başında mutlu bir aile vardı. İtfaiye şefi olan bir baba, karısı ve iki oğluyla sakin ve huzurlu bir hayat yaşıyordu. Oğulları okullarında çok başarılı idi ve babası her fırsatta arkadaşlarına çocuklarının başarısınıanlatıp onlarla övünüyordu. İtfaiye şefinin hayatı mesleki açıdan başarılarla dolu idi. Birçok hayat kurtarmış ve ödüller almıştı. Emri altında çalışan bütün insanların özel hayatları ile ilgileniyordu. Hasta olanın yardımına koşuyordu, parayaihtiyacı olanın ihtiyacını karşılamaya çalışıyordu. İyi niyetli bu itfaiye şefi ailesine çok düşkün, eşini el üstünde tutan bir adamdı. Derken günün birinde bir fabrikada yangın çıktı ve itfaiye şefi hemen ekipmanları ile olay yerine koştu. Yangını kontrol altına almaya çalışırken fabrikanın müdürü içeride iki işçinin kaldığını söyledi. İtfaiye şefi hiç düşünmeden içeriye koşmaya başladı. Bir taraftan da ekip arkadaşlarına emir veriyordu, ‘’ siz gelmeyeceksiniz, yalnız gireceğim.’’Arkadaşları onu dinlemediler ve onunla içeri girdiler. Onlar canları pahasına içeri girince fabrika müdürü işçilerin işi kaytardıkları için dışarda olduklarını gördü. O an dokuz arkadaşı ile içeride kalan insanları aramaya çalışan itfaiye şefi kimyasal atıklarla dolu varilleri görünce arkadaşlarını çıkarmaya çalıştı. Ama başaramadı. Birden büyük bir patlama oldu ve yangın daha da büyüdü, kontrolden çıktı. Fabrika müdürü işçilere içerideki kimyasal atıklardan bahsetmemelerini tehditli cümlelerle sıkı sıkı tembih etti. Olay yerine medya akın etti. Bütün muhabirler canlı olarak sundukları yangın haberini, gördüklerine ve olay yerindeki insanların anlatışına göre aktarmaya başladılar. Dokuz itfaiye eri yangında yanarak can vermişti. Fakat itfaiye şefinin cesedine ulaşılamadı. Nasıl olduysa birden bire haberlerin yönü değişmiş itfaiye şefi suçlanır olmuştu. Bütün haber kanalları, cesedi bulunamayan şefi, yangında ölenlerden sorumlu tutmaya başlamıştı. Ölenlerin yakınları itfaiye şefinin eşine ve çocuklarına yüklenmeye başladı. Şefin yerini bildiklerini ve sakladıklarını söyleyip ağır hakaret ediyorlardı. Hayatları birden bire altüst olmuştu. Medya, sürekli itfaiye şefinin suçlu olduğunu tanıklarla birlikte haber yaptıkça toplumun tepkisi daha da büyüyor ve ailenin çilesi katlandıkça katlanıyordu. Kadın eşinin saklanacak biri olmadığını olaydan sorumlu olamayacağını anlatmaya çalışıyor ama bir türlü başaramıyordu. Çünkü bunu sadece kendisi söyleyebiliyordu. Derken evleri taşlanmaya başladı. Yoldan geçerlerken yüzüne tükürenler bile oluyordu. Marketler bile kadına bir şey satmak istemiyordu. Çocuklarına okulda öğretmenleri de dâhilyaşama hakkı vermeyince on beş yaşındaki büyük oğlu büyük bir televizyon kanalının ünlü muhabiri ile görüşmeye gitti. Ona röportaj yapmak istediğini ve gerçekleri anlatmak istediğini söyledi. Kadın muhabir bunu kabul etti ve konuştuklarını kameraya çekti. Çocuk babasını ağlayarak anlattı. Ödüllerini yanında getirmişti onları gösterdi. Fakat buz gibi bakan kadın muhabir sürekli babasının neden ortadan kaybolduğunu demek ki saklanacak suç işlediğini ifade ederek çocuğu rencide ediyordu. Röportajı yayınlayacağına söz veren muhabir, çocuğun gittiğini düşünerek başka meslektaşına tabi ki yayınlamayacağım dedi. Bunu duyan çocuk birden kadına saldırdı. Kadın şikâyetçi oldu ve çocuk dört gün nezarette kalmak zorunda kaldı. Ailesine bile haber verilmedi. Herkes onlara vebalı gibi davranıyordu. Büyük oğlunun da ortadan kaybolması ile daha da yıkılan İtfaiye şefinin eşi bunalıma girdi ve yedi yaşındaki oğlunu ‘ hadi babana gidelim’ diye alarak uçurumdan atladı. Bir aile böylece yok olup gitti. Haberler durulunca bunlarda unutulup gitti. Daha birçok olay vardı filmde fakat özet olarak bunlar yaşandı. Aradan biraz zaman geçince gerçekler ortaya çıktı. Yanan fabrikayı yıkmaya gelen görevliler fabrikanın biraz ilerisinde bir ceset buldular. İtfaiye şefine aitti. Geride kalan çocuk araştırmalarına devam etti ve olay bir siyasetçiye dayandı. Kanunsuz işlere bulaşmış bir milletvekili fabrikadaki kimyasalatıkların ucunun kendisine dayanacağını bildiği için medya patronlarına haberler vasıtasıyla olayı birine yıkmalarını istemişti. Tabi ki yüklü bir rüşvet karşılığında.

 Yalan bir haber yüzünden bir aile yok olmuştu. Film boyunca ülkemde olup bitenleri düşündüm. Sürekli yalanı gerçekmiş gibi pompalayan medya aklımdaydı. Hangi düğmeye bassalar aynı yalan devam ettiriliyordu. Çünkü yalan söylemeyen medya kalmamıştı. Bir aile değil sayısı belli olmayan nice aileler parçalandı. Çocuklar annesiz babasız korkunç bir dünyaya hapsedildi. Müthiş bir yıkım yaşanıyor ve zavallı milletim bunun farkında değil. Benim milletim doğruyu söyleyen kitlesel araçlar kalmayınca yalana mahkûm oldular. Çünkü doğruyu kendine şiar edinenler ayaklar altına alındığı zaman, sesleri çıkmamıştı. Derken yalanlarla baş başa kaldılar.

Bu süreçte medyanın önemini bir kez daha anladım. Doğrular çoğaltılmalı. Ne pahasına olursa olsun kabiliyetler ortaya çıkmalı. Gerçekler olduğu gibi bıkmadan usanmadan anlatılmalı.

Cahiliye döneminde de aynı şeyler yaşanmıştı. Kabileler arasındaki çatışmalar şairlerin ateşli şiirleri ile başlardı. Yine aynı şekilde, şairler, etkileyici bir şiirle savaşları bitirebilir, düşmanlıklara son verebilirdi. O dönemde insanların itibar ve saygınlıkları da şairlerin elindeydi. Şairlerin övdüğü kişilerin nâmı yürürdü. Şairlerin yerdiği kişilerin itibarı yerle bir olurdu. Varlıklı şahıslar, şöhretlerini muhafaza edebilmek için, dili kuvvetli şairleri kendi yanlarına çeker, onlara istedikleri dünya menfaatlerini bol bol vererek kendileri için şiir söyletirlerdi.  Günümüz cahiliye dönemi de öyle değil mi? Rüşvetlerle iş yapan medya patronları siyasilerle birlikte olduğu için yalanlarla beslenen milletim büyük bir zulme imza atıyor. Kısacası şairler, o dönemde toplumun düşüncelerini yönlendiren hatta saptıran bir güç durumunda idi. Hakikati söyleyen şairler adaletin yerleşmesine çalışırken, kalemini şerrin yayılması için çalıştıran şairler de çoktu. Rabbimiz Yüce Kuranında şairler hakkında şöyle buyuruyor;

’Şairlere gelince… Onlara ancak azgınlar tabi olur. Onların her vadide başıboş dolaştıklarını görmez misin? Onlar yapmadıkları şeyleri söylerler. Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah’ı çokça hatırlayan ve zulme uğradıklarında yardımlaşanlar hariç…” (Şuarâ, 224-227 )

Günümüzde medya tıpkı Cahiliye döneminde şairlerin yaptığı gibi kamuoyunu ve insanların düşüncelerini idare ediyor. Medyanın yönlendirmesiyle fikirler oluşuyor, oluşmuş bu fikirler yine medyanın yönlendirmesi ile yerle bir oluyor.

Tıpkı Cahiliye şairlerinin insanları yoldan çıkarması gibi medyanın geneli de bugün insanların düşünme kabiliyetlerini yitirmesine aracılık ediyor. Ancak Kur’an-ı Kerim Cahiliyedeki şairlerin genel tavrını dile getirdikten sonra: ‘’İman edip salih amel işleyen, Allah’ı çokça hatırlayan ve zulme karşı yardımlaşan şairler de var. ’diye dile getirerek bir istisna getiriyor.

Bu beyan sanki medyaya yol gösteriyor, “Kamuoyu oluşturmak için girişeceğiniz her çaba iman ve salih amele, Allah’ı çokça zikretmeye ve zulmü ortadan kaldırmak için yardımlaşmaya ulaştırsın” diyor. Kamuoyuna seslenmek için ortaya çıkan her türlü medya, sadece bu amaçlara hizmet etmeli;  yalanın, iftiranın ve zulmün çoğalmasına sebep olmamalı.

Artık rüşvet yemeyen, hakikati kendine şiar edinmiş haberlere ve habercilere çok ihtiyaç var. Bu habercilerin sayıları o kadar fazla olmalı ki yalan zihinlere girecek kapı bulamasın. Eli kalem tutan gerçekleri yazmalı. Dili hakikate yatkın olanlar videolarla gerçekleri anlatmalı. Dünya hakikatlerle dolup taşmalı. Gelecek yeni nesillere temiz bir dünya bırakmak için, çorbada tuzumuz bulunsun diyen herkes hakikatler için gayret göstermeli. Önümüze çıkan engeller ne olursa olsun, artık yalanlar ve iftiralar hayatımızdan uzak dursun.

          ​​​​​​​​​ZEYNEP ÖNCÜ

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here