Deli Fişek Fatma – Zeynep Öncü

0
390

Hayatımızda kaç tane iyi insan vardır? Bunun üzerinde hiç düşündünüz mü? Bugünler de bu konu ile alakalı epey kafa yoruyorum. Kaç kişiyi her haliyle sevebiliyoruz? Hiç arkasından konuşmadığımız kişi var mı? Etrafımızda birlikte yaşadığımız insanları değerlendirirken iyi taraflarına mı bakıyoruz yoksa kötü taraflarına mı? Ya da ÜstatBediüzzaman’ın beyan ettiği gibi ‘’ bize muzır gelen’’ taraflarına mı odaklanıyoruz? Birçok insanın zor anlar yaşadığı günümüzde acılarımızı mı yarıştırıyoruz yoksa kendi yaşanmışlıklarımızı bırakıp başkalarının yaralarını sarmaya mı koşuyoruz? Şöyle de sorabiliriz; Sadece Allah için birbirimize sarılabiliyor muyuz? Zira biz insanoğlu kusur görmekte ustalaşmış gibi görünüyoruz. Bana öyle geliyor ki; etrafımızdaki insanları oldukları gibi kabullenmeyip,kusurlarını ortaya çıkarmak için müthiş bir gayret sarfediyoruz. Ne hoş olurdu birbirimizin içindeki güzellikleri görebilseydik, değil mi? Acaba iyi dediğimiz, güzel diye nitelediğimiz davranışlar insanın görebildiğimiz tarafında mıdır? Yoksa güzellik insanın yüreğinde mesken tutmuştur da, biz mi bakmasını bilemiyoruz? Gerçekten birbirimizi sevmek için; ön yargısız olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu konu beni çok eskilere götürdü. Çocukluğuma derin iz bırakmış bir hatıramı paylaşmak istiyorum.

Mahallemizde insanların deli fişek Fatma diye adlandırdıkları yaşlı bir teyze vardı. Herkes ona böyle derdi.Bütün çocuklar ondan korkardı. Asık bir yüzü vardı. Çok ciddi konuşurdu. Hemen sinirlenirdi. Bana hiçbir şey yapmamasına rağmen ben de ondan korkardım. İki oğlu vardı. Tek katlı, eski bir evde yalnız başına yaşıyordu. Kocası yıllar önce ölmüştü. Oğlunun biri yurt dışında pek de arayıp soran hayırlı bir evlat değildi. Diğer oğlu da aynı mahalledeydi ama gelini ile sürekli kavga ettiği söylenirdi. Ne zaman mahallenin kadınları bir araya toplansa, aralarında deli fişek Fatma ve gelinininkavgalarını konuşur dururlardı. Biz çocuklarda, annelerin bu konuşmalarını dinlemek zorunda kalırdık. Annem bu konuşmalara müdahale etmeye çalışsa da pek başarılı olamazdı. Neredeyse deli fişek Fatma’nın evine giren ve onun halini hatırını soran sadece annem vardı.  Annem her Cuma mahalledeki bütün yaşlı teyzelerin cumasını mübareklemeye gider, ellerini öperdi. Deli fişek Fatma’ya da uğrardı. Ben her seferinde bir bahane bulur, gitmezdim. Aslında tek sebebim Deli Fişek Fatma’ya da uğrayacak olmasıydı. Şimdi düşünüyorum da bana hiçbir zararı dokunmamış bu insandan ne diye korkardım? Annem her zaman pişirdiği yemekten ya da yaptığı bir tatlıdan ona göndermek için bir tabak ayırırdı. Her seferinde bana götürmemi söylerdi. Ben de o sırada çevikbir zekâ ile mutlaka bir bahane bulur gitmemek için elimden geleni yapardım. Ya lavaboya koşardım ya arkadaşlarım çağırıyor deyip sokağa fırlardım. Ama bir gün kaçamadım.Annem yaptığı un Helvasını ‘’Bunu Fatma teyzene’’ götür diye elime tutuşturdu. O kadar ani olmuştu ki hiçbir bahane bulamadım. Sonra annem, gözlerimdeki korkuyu görünce; ‘’ben de hemen arkandan geleceğim sen önden gidersin’’ dedi. Ama biliyordum ki annemin politik tavırlarından bir tanesiydi. Arkamdan gelmeyecekti.

Bacaklarım titreyerek deli fişek Fatma Teyze’nin evinin yolunu tuttum. Mahallemizin çıkışında hemen köşeyi dönünce üçüncü ev idi. Oldukça bakımsız bir evdi.  Bir adım ileri, ikiadım geri şeklinde yolu bitirdim ve zile bastım. Zil çalışmıyordu. Ben ne diye seslenecektim? Maalesef dilim delifişek Fatma demeye o kadar alışmıştı ki… Sesim titreyerek ‘’Fatma teyzeeeee’’ diye kapıya vurdum. Demir kapıdan epey bir gürültü çıktı. İçerden ne dediğini anlamadığım bir ses duydum. Bir müddet bekledim. Sonra demir kapı gıcırtılı bir ses ile açıldı. Bu gıcırtı sesi bile beni ürpertmeye yetmişti. Beni gören deli fişek Fatma Teyze tebessüm etti. Oldukça asıkolan suratında tebessüm görünce çok şaşırdım. Üstelik çocuk gördüğünde hep bağırdığı söylendiği halde bana bağırmıyordu. Elimdeki tabağı uzattım. ‘’ Bunu annem size gönderdi’’ dedim.

‘’ Ah benim Perihan’ım, vefalı kardeşim,Ah canımın içi, ciğerimin köşesi’’ dedi ve tabağı aldı. ‘’ Gel içeriye, gel!’’ dedi. Girmek istemedim ve tabağı boşaltmasını rica ettim. ‘’Yok, yok gel’’ diye ısrar edince girmek zorunda kaldım. İlk defa o eve giriyordum. Delifişek Fatma Teyze’nineşyaları çok eskiydi. Seksen yaşını belki de geçmiş olan Fatma Teyze hastalıklarını bana anlatmaya başladı. ‘’Ah kızım!Dizlerim çok ağrıyor, bazen yürüyemiyorum. Ağrıdan geceleri uyuyamıyorum.’’

Hiç korkulacak birisi gibi durmuyordu. Sürekli bana ‘’ne iyiettin de geldin, kızııııım. Sabahtan beri kimseyi görmedim. Konuşacak kimsem yoktu, bir insan yüzü görmüş oldum.Allah razı olsun, Allah senin tuttuğunu altın etsin, seni iki cihanda aziz etsin…’’ O kadar çok dua etmişti ki… Sonra bakır eski kaptan şeker avuçladı ve bir cebimi doldurdu. Diğer cebimi de leblebi ile doldurdu. Boşalttığı tabağı verdi. ‘’Perihan’ıma selam söyle! Allah ondan razı olsun. Rabbim onu cennetinde Efendimize komşu etsin’’ diye başladı, anneme dua etmeye başladı. Yüzü asık olsa da dilinden bal damlıyordu.

Onca zaman hep korkuyla yaşamıştım. Onu köşeden görür görmez saklanırdım. Hâlbuki bana hiçbir şey yapmamıştı. Eve dönüp anneme tabağı uzattığımda annem; ‘’hiç de korkulacak bir insan olmadığını anladın, değil mi?’’ dedi. Ben de ‘’evet, anne’’ dedim. Annem beni karşısına oturttu, anlatmaya başladı. ‘’ Bak kızım insanları dışardan gördüğün gibi yargılama. İnsanların içinde senin göremediğin güzellikler olabilir. Mesela, ben Fatma Teyze’nin dualarını çok seviyorum, onun bitmek tükenmek bilmeyen dualarını duymak için elimden gelen her şeyi yaparım. Çünkü bazen aldığın bir dua seni dünyadaki bütün kötülüklerdenkoruyabilir. Üstelik Fatma Teyze, on bir yaşında kocasıyla evlendirilmiş. Kocası ölene kadar da hem kayınvalidesi hem kocası onu çok dövmüş. Evlatlarından da pek hayır görmüyor. Zor bir hayat yaşayan bu insanı sadece suratı asık, hemen sinirleniyor diye yargılamak doğru değil. Çevrendeki insanlar ne derlerse desinler asla ön yargılı olma.’’

O günden sonra asla Fatma Teyze’ye deli fişek Fatma demedim. Diyenleri de uyarmaya çalıştım.

Birbirimizi sevmek için; fikir, görüş, mizaç, düşünce ayrımı yapmamamız ve olduğumuz gibi birbirimizi saygı çerçevesinde kabul etmemiz gerektiğine inanıyorum.

Bu konuda Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı, Eylül 1999(Cilt 21, Sayı 248)’deki enfes beyanlarına kulak verelim:

Ayrı ayrı mizaç ve meşrep gibi, Allah’a ulaştıran yollar da mahlûkatın solukları sayısıncadır. Herkes ayrı bir anlayışa, ayrı bir yoruma bağlanır, ayrı bir yoldan yürür, ayrı bir köprüden geçer; ayrı bir merdivenle yükseleceği yere yükselir, ayrı bir helezonla ulaşacağı zirvelere ulaşır. Herkes farklı nağmelerle coşar, farklı enstrümanlar kullanır; ama hepsi de Hakk’ı hoşnut etmeye ve dünyayı cennetlere çevirmeye koşar. Koşma alanı bu kadar geniş ve hedef de her yola açık ise bu hırgür de neden! Hele bir de hasımlarımız, aramızdaki bu ihtilaf ve düşmanlıkları aleyhimizde değerlendiriyorsa…

“Zen merde, civan pire, keman tirine muhtaç,

Ecza-i cihan cümle birbirine muhtaç.”

   Yine, 02 12 2018 tarihli Kırık Test’ deki, mümin tarifine uyup uymadığımızı test etmek açısından bir kere daha okumakfaydalı olacağına inanıyorum:

‘’ Mü’min; inanan, güvenen, emin bir geleceğe namzet olan, çevresine emniyet vaad eden ve iç içe farklılıkları bulunan özel konumlu bir âbide insandır. O, bütün bir ömür boyu her işini Allah tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlar ve her zaman imrendiren bir incelik ve nezaket içinde bulunur. Bu engin ve derin duyuş ve duruşuyla o, halk karşısında da Hak karşısında da hep nazik, terbiyeli, hatırnaz ve incedir. Öyle ki, hayatıyla tehdit edilse, değişik baskılara maruz kalsa ve iftiraya uğrasa da, meşru müdafaanın dışında herhangi bir kabalığa asla tenezzül etmez. Evet, o, Allah’a kul olmanın benliğinde hâsıl ettiği zarafet ve derinlikle bütün tavır ve davranışlarında fevkalâde kibar, olabildiğine temkinli, dediklerinin-ettiklerinin farkında, her konuda ciddî mi ciddî, aynı zamanda rahat, mülâyim ve herkese sinesi açık müstesna bir insandır.’’

   Bazen bir hastalık haline gelen, insanları yargılamanın önüne nasıl geçebiliriz? Muhterem Hoca Efendi’nin şu ifadelerini pratikte nasıl uygulayacağımızın cevabını bulabilirsek bu problemimizi aşabileceğimize inanıyorum. 17 06 2002 Tarihli Kırık Testi ’de şöyle ifade buyurmuşlardır:

Vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin (Allah’ın müminleri başarılı kılmasının) çok önemli bir vesilesidir. Vifak, aynı çizgi üzerinde birleşme; ittifak da bu birliğin insan ruhunda tabiat haline gelmesi. Yani insanların, anlaşıp bütünleşerek onu, tabiatlarının ayrı bir derinliği ve ayrı bir buudu haline getirmeleri demektir.

Bu hususta “hissî kardeşlik” önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Uhuvvet ve ittifak mevzuu hissîlikten daha çok irâdîdir; gerçekleşmesi için de karar, azim ve gayret gerekir. Müminlerin birbirini sevmesinde esas olan, hissîlikten öte vahdet-i itikad’ın vahdet-i içtimaiyeyi iktiza etmesine bağlı mantıkî kardeşliktir. Bundan dolayı Bediüzzaman Hazretleri, bize meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini göstermiştir. Mesela; “Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir. bir bir. bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir. bir bir, yüze kadar bir bir.” demiştir.’’

VESSELAM…

ZEYNEP ÖNCÜ

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here