PENCERESİZ KALDIM ANNE! BETON ÇOK SOĞUK, ÜŞÜYORUM! / Abdullah Tunç

0
1511

Rivayet odur ki; Nasrettin Hoca bir gün damdan düşer. Yerde acıyla kıvranırken etrafına komşuları toplanır. Herkes bir şeyler söylemeye başlar, “Şöyle tutalım, böyle kaldıralım, olmaz öyle yerde bırakalım…” Acıdan inleyen Hoca sorar: “Aranızda damdan düşen var mı?” kısa bir sessizliğin ardından Hoca “O zaman susun” der ve ekler “Damdan düşenin halinden ancak damdan düşen anlar”.

Aynı durumun yaşanmışlığı elbette empati yapmayı kolaylaştıran bir unsurdur. Şöyle ki bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz de, açın halinden anlaşılsın, nimete şükür ziyadeleştirilsin diye oruç ile zengini empati yapmaya zorlamıştır. İnsan zihni tembellik yapıp daha çok şabloncu ve genellemeci bir formata göre hareket etmekte derinlemesine düşünme ve fikir işçiliğine pek yanaşmamaktadır. Dolayısıyla aynı acıları yaşamadan, çileleri çekmeden empati yapabilmek çok kıymetlidir. Günümüzde koşulsuz, şartsız ve özellikle önyargısız sadece ve sadece insanları ve dertlerini anlama gayreti pek zor karşılaşabildiğimiz bir durumdur.

Ülkemizde her dönem belli bir kesim baskı ve zulme maruz bırakılmış. Onları anlama derdinde olmayan onlara sadece Hoca’nın başındakiler gibi ne yapmaları ya da ne yapmamaları gerektiğini dikte eden bir toplumla karşı karşıya kalmak zorunda bırakılmışlardır. Az sayıda bu insanları anlamak isteyenler olsa da bu kişilerin sesleri de bir şekilde kısılmıştır. Toplumun empati yapması, zulme karşı vicdan geliştirmesi de propaganda araçları ile engellenmiştir.

Zulmedilecek kitle önceden yavaş yavaş medyada şeytanlaştırılmıştır. Bir dönem “Alevi ise, zaten namaz da kılmıyor bunlar; Kürt ise, zaten terörist bunlar; dindar ise, irticacı değil mi ve son dönemde Cemaatçi değil mi ki…” denilerek yapılacak zulümler sözüm ona meşru zemine oturtulmaya çalışılmıştır. Toplum ise problemi anlamak yerine kendine sunulan şablonu kabullenme kolaycılığını tercih etmiştir. Bunu söylerken hiçbir kimse ve topluluğu ayırt etmediğimi belirtmek isterim. Çünkü ülkemde tüm kesimler, dini, sosyal vb. topluluklar sadece kendi mahallelerindeki huzuru, refahı ve barışı önemsemişlerdir.

Burada antrparantez şunu eklemek gerekiyor. Hükümetin savcılarının yazdıkları iddianamelerde, Hizmet Hareketinin toplumun tüm kesimlerine, değerlerini ulaştırma gayretinde olduğu görülmektedir. Hocaefendi’nin ülke sorunlarının çözümüne ilişkin sözlü ve yazılı çözüm önerileri de herkesin malumudur. Bu yüzden Hizmet Hareketi mensuplarının bu konuda eksikliklerinin olduğu söylenebilir.

Ahmet Kaya’nın pek anlam yüklemeden dinlediğim birçok şarkısı, bu ülke insanlarına çektirilen çilelerin besteleriymiş meğer. Tabi ben bu durumu, maalesef önceleri göremezken, damdan düştüğümde görmüş oldum. Artık “İki kolumda iki polis, ellerim kelepçeli…” dediğinde gözaltına alındığım ve emniyete götürüldüğüm o an canlanıyor.

“Penceresiz kaldım anne…” dediğinde gözyaşlarıma hâkim olamıyor ve neredeyse bir aylık nezarethane günleri aklıma geliyor. Öyle günler ki insanlar pata küte dövülmeye devam ediliyor. Gökhan öğretmenin dövülerek şehit edildiği yer ve üzerinden pek zamanın geçmediği günler…

Üç öğün çile, üç öğün ızdırap… Sabah, öğle ve akşam ağlamaktan çatlayacak hale gelmiş süt kuzusu bir bebek ve hıçkırıkları tüm binayı inleten annenin feryadı… Nefes alıp vermek gibi; her seferinde 2 kez, annesine verilirken bir feryat, anneden koparılıp alınırken bir feryat…

Koca bir yanda, hanım bir yanda… Bünyesi zayıf olduğundan daha fazla dayanamayan hanım bayılır; “doktor…” çığlıklarına cevap, “Size, ölmedikçe buradan çıkmak yok…!”

Daha 21’inde bir delikanlı… İşin biraz gırgırında, “Abi bizim aileyi hükümet kütükten sildi…” Neden mi? Anne bir yerde, baba bir yerde, dayı bir yerde, kardeş başka yerde, tüm aile tutuklu neredeyse… Güldük desem ayıplanır mıyım bilmem…

Üç kat kıyafet giyinen gencin kendisine yöneltilen soruya verdiği cevap, “Abi, tekme-tokat dalıp paspas ederlerde canım yanmasın diye…”

Ama daha çok ağladık… Hamile bir bacımızın çocuğunu düşürmesi herkesi ağlattı… Vefat eden babaya son göreve gidemeyen kardeşle beraber ağladık… Hala, her aklıma geldiğinde hüzünleniyorum; annesi içeri girdiğinde 8 aylık olan bebeğin, 2 yıl sonra annesini ve babasını tanımıyor olmasına… Meriç’te, ahirette buluşmak üzere ayrılan aileler… Atina’da öksüz ve yetim kalanlar…

Evet, liste uzatıldıkça uzatılabilir. Bunlar da bu dönemin acılarından sadece bir demet… Yeni acıların yaşanmaması için “cehalet, fakirlik ve tefrika”nın üstesinden bir an önce gelinmesi gerekiyor. Aksi takdirde, tarih tekerrür edecek, zulümlerse sona ermeyecek. Bu üç öneriyi açacak olursak;

Dönemin zalimlerinin, “Toplumun eğitim seviyesi arttıkça oylarımız eriyor” diye kendi beyanatları olmuştu. Evet, zulüm ve istibdat yönetimleri cahil ve propaganda ile istenilen tarafa yöneltilebilecek kitleler ister ve bunun için halkı cahil bırakır. Cehalet bertaraf edilince sorgulayan ve her duyduğuna inanmayan bir toplum oluşacak nihayetinde yönlendirilmeleri ve aldatılmaları pek de kolay olmayacak.

Fakirlik yine bu yönetimlerin istismar ettiği bir durum. Fakirleri rüşvet mahiyetindeki yardımlarla kolaylıkla kendi saflarına çekebilmekteler. Karnı guruldayan adama ahlak, doğruluk, dürüstlük ve zulme rıza göstermeme gibi hasletleri anlatmak abesle iştigal olacaktır. Bu nedenle insanlara kökten çözümler sunularak iş olanakları ortaya çıkarılmalıdır. Ama maalesef bu insanlara oy gözüyle bakan zalim yönetimler onları sefalet içerisinde bırakmayı yeğlemektedirler.

Merhum Mehmet Akif’in dediği gibi “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez, / Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” Bunu çok iyi bilen zulüm yönetimleri, milleti en ufak yapı taşına kadar parçalayıp lokma haline getirmekte ve yutmaktadır. Daha önce de değindiğim gibi “toplum sadece kendi saflarına gelen saldırılara refleks göstermekte bana dokunmayan yılan bin yaşasın, düşmanımın düşmanı dostumdur…” gibi hastalıklı bir düşünce yapısı içerisindedir.

Durun kapanmayın pencerelerim,

Güneşimi kapatmayın,

Beton çok soğuk, üşüyorum..

dizelerinde çekilen çile de

Penceresiz kaldım anne

Duvarlar konuşmuyor anne

Açık kalmıyor hiçbir kapı

Hani benim gençliğim nerde?

dizelerinde çekilen çile de aynı… Zulmedenler de zihniyet açısından aynı, ancak biri toplumun bir ucu diğeri başka bir ucu haline getirilmiş ve zulümlere devam edilmiş. Her dönem başını biraz doğrultan bu milletin başına sürekli bir balyoz indirilmiş.

Huzurlu, mutlu, barış içinde yaşayan ve refaha ermiş bir toplumu kurabilmenin en temel ilkesinin empati olduğu kanaatindeyim. Tüm bu acılar neticesinde, oluşmasını umduğum ortak aklın, “artık yeter” deyip tüm kesimlerin çektikleri acılara son verecek, hak ve özgürlükleri garanti altına alacak bir formül ortaya koyacaktır. Hâlihazırdaki anayasanın ve birçok kanun inanılmaz özgürlükçü, ancak uygulamada bunların esamisi okunmuyor. Fiili olarak uygulanmasını sağlayacak bir ortak akıl umuyorum. Aksi takdirde bu zulüm yönetiminin yaptıkları, yapacaklarının açık bir göstergesidir.

ABDULLAH TUNÇ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here