Hizmet İnsanı ve Kuyudan Çıkış: Ama Nasıl?

0
510

Yenilik, değişim, farklılaşma, kurumlaşma, şeffaflaşma kavramları Hizmet hareketi özelinde son iki yıldan beridir farklı mahfillerde yoğun bir şekilde tartışıla gelmektedir. Bir önceki yazımda ben de “Hizmet Hareketinin Kurumlaşma Sancısı “Değişim Ve Dirençler” başlıklı bir yazı kaleme almış ve konuyu değerlendirmeye çalışmıştım. 

Yapılan tartışmaların daha çok “neden değişmeliyiz?” sorusu etrafında örgülenmekte olduğu görülüyor. Hal bu ki, modern işletmeler ve kurumlar dünyasında değişim konusu “neden?”  sorusundan ziyade “nasıl?” sorusu ilgilidir. Modern kurumlar dünyasında değişm fıtri bir kanun olarak kabul edilmiştir. Onun gerekliliğinden ziyade ne zaman ve nasıl değişmeliyiz? Sorularının doğru cevapları üzerinde durulmakta ve tartışımalar o minval üzere yapılmaktadır.

Bir yerde değişim gerekliliği var ve orada insanlar hala “neden?” sorusunun ötesine geçememişler ise orada problem daha derinlerdedir ve problemi teşhis için o derinlere inmek gereklidir.

Yazının da amacı tam olarak buna yönelik olacak. Problem gerçekte nedir?

Burada konuya kısa bir giriş yapacağım. Esas tartışmayı ileride bir takım metaforlar ile yapmayı düşünüyorum.

Değerli dostlar doğru teşhis için elbette sorulara, sorgulamalara ve analitik bakışa ihtiyaç vardır. Birlikte bir takım sorular ile biraz derinlere inmeye ve oralardan ip uçları yakalamaya çalışalım. Bunları yaparken temel kaynağımız Muhterem Hoca Efendinin  Pırlanta eserleri olacak.

Vira bismillah;

İnsanlar neden değişimden korkarlar?

İkbal endişesi, makam kaybetme endişesi, itibar kaybetme endişesi, güç kaybetme endişesi, yeni olana uyum endişesi, farklılaşma endişesi, muhafazakârlık ya da önyargılar gibi bir çok neden olabilir.

Merak ediyor insan, hangisi/hangileri?

Acaba Hizmet insanındaki değişim korkusunun temelinde öz değerler itibariyle farklılaşma ve kimlik erozyonu endişesi olabilir mi?

Cevap evet ise;

Bu masum bir endişe değil mi?

Endişe nedeni şayet bu ise, arzu edilen/müspet bir değişim ile, değer ya da kimlik erozyonuna neden olacak bir değişimi ayırt edememe gibi bir durum ortaya çıkmaz mı? Ya da ön yargı ve şartlanmışlık mı?

Eğer  öyle ise, bu ciddi bir problemdir ve izalesi de oldukça zordur.

Muhterem Hoca Efendi Kırık Testi kitabında değişim ve şartlanmışlık arasında ilişki kuruyor ve “çağı okuma”nın önündeki engeli bir tür “şartlanmışlık” ile ilişkilendiriyor ve aşağıdaki gibi bize izah ediyor;

Şartlanmışlığın zararlı olan bir diğer türü de, dinin ümmühatına ve temel esaslarına zıt olmadığı hâlde, ortaya çıkan bir kısım yenilikleri kabul etmede diretmek ve daha önceden benimsenenleri (alışkanlık) bırakmama konusunda ısrar etmektir.

Basitçe bir misalle arz edecek olursak, günümüzde biçerdöverler harman işini ortadan kaldırmışken, hâlâ toprağın üzerine sapları sermeniz, bunların üzerinde dövenleri dolaştırmanız … ve harman kaldırmada tek doğru yol olarak bunu görmeniz çok zararlı bir önyargı ve şartlanmışlıktır.

 Bu açıdan bizler, değerlerimize ve temel disiplinlere bağlı kalmak şartıyla kendi zamanımızı çok iyi okumak zorundayız. Hatta geçmişten tevarüs ettiğimiz ilimleri, zamanın yorumunu da arkamıza alarak yeniden değerlendirmeli, kritik etmeli ve yoruma tâbi tutmalıyız. Aksine, usûlüddine ters düşmese de, her türlü yenilik ve değişime karşı çıkmak, böyle bir önyargı ve şartlanmışlık içinde olmak ve üstelik muhafazakârlık adına bunu yapmak apaçık bir ziyan ve hüsrandır.

 Temel disiplinlere ters düşmeyen yeni fikir ve yaklaşımları “yeniliktir” deyip elimizin tersiyle bir kenara itmek zararlı bir şartlanmışlık ve tutuculuktan başka bir şey değildir. Bu durum belki şu anki hâl-i pürmelâlimizin (vesayet altında yaşama) de en önemli sebeplerinden biridir. (Cemre Beklentisi / Kırık Testi – 10, s.286)

Aynı zamanda Hoca Efendi Mirasçının vasıflarını sıralarken üçüncü vasfı; akıl, mantık ve şuur üçlüsüyle ilme yönelmek olduğunu belirtir. Ve şöyle devam eder.

“İnsanlığın, bir kısım karanlık faraziyeler arkasında sürüklendiği bir dönemde insanlardaki genel temayüle de bir cevap teşkil edecek olan bu yöneliş, top yekûn beşerin kurtuluşu adına ehemmiyetli bir adım olacaktır. Evet, Bediüzzaman’ın da işaret ettikleri gibi: İnsanlık âhir zamanda her şeyiyle ilme ve fenne yönelecek.. o bütün kuvvetini ilimden alacak.” (Ruhumuzun Heykelini Dikerken,s.16)

Görüldüğü gibi, Üstat Bediüzzaman da Hoca Efendi de hem yaşadığımız çağın özelliklerini çok sarih olarak açıklıyor ve hem de bu çağda nasıl davranacağımızı bize öğretiyorlar.

Bu şartlarda beklenen davranış nedir?

  1. yüz yılda yaşayanlar olarak akıl, mantık ve şuur ile ilme ve fenne yönelmek, değil mi?Dinin temel kaynakları ve esasları ile zamanın bilgisini akıl-mantık-şuur üçlemesi ile yorumlayıp kendimizi, yaptığımız işleri ve kurumları sürekli olarak buna göre yenilemek değil mi?

Eğer hem Üstat Bediüzzaman ve hem de Hoca Efendi’nin oluşturdukları ilkeler ve eserlerde tasvir ettikleri hizmet modeli ile uygulamadaki hizmet modeli arasında bir açıklık (boşluk/lar) var ise, hareketin selameti açısından bu durumu acilen belirlemek ve gidermek için önlemler almak gerekmez mi?

Sorular, sorular ve arkası gelmez sorular üretiyorsun! diye düşünüyor olabilirsiniz.            Fakat sorular olmaz ise, insanın cevap arama çabası da olmaz ki güzel insanlar.

Bu nedenle sorular çoğu zaman cevaplar kadar önemlidir.

Bir sorunun cevabı bulunduğunda arayışı da biter. Bu nedenle arayışın devam etmesi, yeni soruların üretilmesine bağlıdır.(bu sorun üretmek demek değildir)

Soru yoksa arayış, arayış yoksa gelişme de olmaz.

Cenabı Allah İnşirah suresi 7. Ayet-i Kerime O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş. (S.Yıldırım K.Kerim Meali) emri ile bizi sürekliliğe, sürekli yeni bir şeye ya da bir işe sevk etmiyor mu?

Bu nedenle sürekli düşünmek, mantık yürütmek, sormak, sorgulamak önemlidir ve yanı zamanda bir görevdir. Sorgulamanın olmadığı yerde durağanlık ve tembellik vardır.

Bu görevi dünyada en iyi yapan bir  millet var “Japonlar” (keşke Türk milleti diyebilseydim!)

Japonların “Kaizen” (küçük sıçramalar ile sürekli yenilik yapma) modeli, Allah’ın bu emrine o kadar uygun ki! (16 yıl gibi kısa bir sürede bu model ile kalkınmayı sağladılar ve dev bir yüksek teknoloji ekonomisi ürettiler)

 

Bu nedenle soracağız ve sorgulamaya da devam edeceğiz.

Hep daha iyisi, daha iyisi, daha iyisi için.

“Hizmet” kompleks bir sosyal harekettir. Kompleks olması; onun çok faktörlü ve çok boyutlu olması, karşılaştırmada benzer örnek bulma güçlülüğü ve görünür/somut kısmının sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır.

Özellikle üçüncü kısım, bilim ve medya çevrelerinde hareketin en çok tartışılan taraflarından birisidir. (hâlbuki, ilk ikisi de önemli, fakat henüz tartışmaya konu edilmiş değil)

Hizmet hareketini iyi bilmeyen ve kaynaklara dayalı olarak açıklamayan insanlar, tabir uygun mu bilemiyorum ama “körlerin fili tarif etmesi” gibi tarif ederler. Çünkü detayı göremedikleri gibi bütünlüğü de kavramakta güçlük çekerler. Tespit ve yorumlar eksik olur ve bazen de yanlış.

Hizmet Hareketini, temel disiplinlere uygun olarak yeni fikir ve yaklaşımları da baz alarak analiz etmek, hakkında doğru bilgi üreterek kamuoyuna sunmak çok önemlidir.                  Özellikle hakkaniyetli iç bakış ve tecrübeler ile objektif olarak incelemek, yazmak ve tartışmak,  daha görünür ve anlaşılır hale gelmesini sağlamak bu gün daha da önem kazanmıştır.

Dolayısıyla hareketin anlaşılması, sürekli yenilenmesi ve gelişmesi adına bu gibi sorular, sorgulamalar, tartışmalar ve çalışmalar yadırganmamalı aksine teşvik edilmelidir.

Dr. Raif BİLGEN

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here