Damga – Zeynep Öncü

0
269

İnsanlar ve olaylar hakkında ne kadar kolay hüküm veriyoruz değil mi? Kafamız ve kalbimiz, yargılamaya programlanmış gibi. Vücut mekanizmamız, çevremizdeki insanları değerlendirip yorumlamadan yaşamayı kabul etmiyor olacak ki sürekli kendi dışımızdakileri yargılıyoruz. Kim ne hata yaparsa yapsın, nefesini vermeden dönüş yolu mutlaka vardır. Hiç kimse yüce Allah’ın af kapısını örtme yetkisini elinde tutamaz. Bir hikaye ile bu konuyu farklı yönden anlatmak istiyorum.  Önce, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu beyanını düşünmekte fayda var;

“Açıp da kalbine mi baktın?”

……

__ Garson, bakar mısınız?

__Dördüncü masanın hesabı abi.

__Buraya bir su alabilir miyiz?

__Hoş geldiniz, nereye oturmak istersiniz?

__ Buyurun hanımefendi, siparişinizi alabilir miyim?

Osman Bey, kasanın arkasında oturmuş duyduğu belli belirsiz seslerle eskilere dalıp gitmişti. Hayatın hiç yaşanılamaz tarafından nerelere geldiğini düşünüyordu. Küçük ama iyi işleyen restoranında hayalini bile kurmakta zorlandığı hayatın tam ortasındaydı. Huzursuzluk ve endişe dolu bir yaşantıdan çıkıp sakin ve dingin nefes alıp vermek onun için hiç kolay olmamıştı. Fırtınalı bir denizde sahile yanaşmak ne kadar zor ise o da geçmiş hayatında o kadar zorlanmıştı. Usturalı Osman diye anılırken Osman Bey’e dönüşmüştü. Tabi ki bu da epey yokuş çıkmak demekti.

Osman Bey meşakkatli ve oldukça çileli bir çocukluk geçirmişti. Alkolik bir babası vardı. Annesi ve kendinden küçük iki kız kardeşi ile harabe denilebilecek bir evde yaşama tutunmaya çalışmışlardı. Babası eve sarhoş geldiğinde sebepsiz yere annesini dövmeye başlar, o da dayanamayıp küçücük elleri ile karşı koymaya çalışırdı. Dayaktan o da nasibini alırdı. Günlerce morarmış vücudundaki ağrılarla kıvranıp dururdu. Eskimiş kıyafetleri ile okula gitmekten utandığı o günleri dün gibi hatırlıyordu. Çoğu zaman okula gidiyorum diye evden çıkar, sokaklarda öylesine dolaşırdı. Annesi karşısında ağlayarak yalvarmasa belki de hiç gitmeyecekti. Kız kardeşinin biri zatürreye yakalandığında bünyesi yokluk içinde çırpındıkları ortama daha fazla dayanamayıp vefat etmişti. Cenazenin kaldırılacağı gün bile eve sarhoş gelen babasına aradan yıllar geçmesine rağmen çok öfkeliydi. Annesi perişan oldu ve evlat acısına dayanamayıp yataklara düştü. Derken Osman Bey, on üç yaşında annesini de kaybedince zaten zor olan hayatı iyice zorlaştı. Diğer kız kardeşini çocukları olmayan bir akrabası evlatlık aldı. Kocaman dünyada yapayalnız kalan Osman Bey derin bir sessizliğe büründü. Devlet onu da alkolik babadan alıp çocuk esirgeme kurumuna yerleştirdi. Orada da acı dolu günler devam etmişti. Görevlilerin azarlamaları hatta bazen dövmeleri, hakaretlerle itip kalkmaları zaten hiç yaşayamadığı çocukluk hatıralarına hüzünlü bir tablo olarak eklenmişti. Yurtta kalan ele avuca sığmaz bir çocuğun attığı iftira yüzünden üç gün akşam yemeği yememe cezası alınca dayanamayıp yurttan kaçtı. Sokaklarda günlerce aç ve sefil bir şekilde dolaştı. Kendisi gibi sokakları mesken tutmuş çocuklarla karşılaşınca farkında olmadan bir suç şebekesinin içinde buldu kendini. Küçük hırsızlıklarla başlayan ve sonra adına Usturalı Osman denecek kadar büyüyen acımasız bir âlemin ortasında yaşamaya başladı. Her işlediği suçun arkasından içini sızlatan vicdanının sesini bastırmak için olanca gücüyle, yaşadığı acıların hıncını çıkarırcasına, o âlemin pisliğine bulaşmaya devam etti. Hafif topuklu ucu sivri rugan siyah ayakkabıları ve omzuna aldığı kaşe siyah paltosu ve elinde sürekli salladığı usturası ile etrafındaki herkesin korktuğu insan haline gelmişti. Usturalı Osman dendiğinde herkes bir adım geri kaçardı.

Yine o âlemin acımasız hesaplaşmalarının ortasında üzerine yıkılmış bir suç yüzünden hapse düşmüştü. Her ne suç işlerse işlesin Usturalı Osman hiç kimseyi öldürmemişti. Korkuturdu ama asla öldürmezdi. Hiçbir avukat usturalı Osman’ın davasını almak istememişti. Yüklü paralar teklif etmesine rağmen kapılar yüzüne kapanmıştı. Çaresiz baronun kendisine atadığı avukat artık onun savunmasını yapacaktı. Kuyruğu kısılmış canı yanan bir canlı gibi kıvranıp dururken karşısına hayatını tamamen değiştirecek Avukat Çetin Bey çıktı. Baronun Usturalı Osman için atadığı avukat o idi.

Avukat Çetin Bey, mesleğinin hakkını veren idealist bir avukat idi. Haksızlığa ve yalana asla tahammül edemezdi. Aldığı davalarda eğer müvekkilinin o suçu işlediğine dair bir kanıt bulursa ne kadar para teklif edilirse edilsin o davayı bırakırdı. Gerçeğin ortaya çıkması için ‘ ecel birdir, değişmez’ deyip canını bile tehlikeye atardı. Elli yaşına yakın, beyazlamış saçları ile gözlüğünün üzerinden savunduğu insanlara dikkatlice bakar en ufak yalanını yakaladığında keskin bakışları ile ikaz ederdi. Yüzünde insana güven veren bir huzur vardı. Gereksiz vaatlerde bulunmaz, savunduğu kişilere olayı olduğu gibi aktarırdı.

Osman Bey onunla ilk karşılaşmasını hatırlayınca tebessüm etti ve ‘’o güne kadar yaşadığım en iyi şey onunla karşılaşmamdı’’ diye kendi kendine mırıldandı. Hayatının dönüm noktası olan o anı hiç unutamıyordu.

Avukat çetin bey kabadayı kılıklı Usturalı Osman’ı tepeden tırnağa süzdü. Anlattıklarını dinledi, notlar aldı. Çetin Bey, yalanı sevmediğini defalarca vurgulamıştı. Prensiplerini anlatmış kabadayı da olsa eğer gerçekleri anlatırsa iyi bir savunma hazırlayabileceğini söylemişti. Osman Bey o güne kadar hiç karşılaşmadığı bir avukatla muhatap oluyordu. Olayları atlamadan anlattı. İkinci görüşmelerinde asıl işlediği suçları bile anlatmıştı. Ama asla cinayet işlemediğini ifade etti. Artık insan sarrafı olmuş Çetin Bey, onun hakkında geriye dönük araştırmalar yaptı. Epey bir incelemenin ardından Osman Bey’in zor geçirdiği çocukluğuna dair bilgilere de ulaşınca davanın seyri birden değişti. Osman Bey, Avukatı ile her görüşmesinde sanki bir psikolog görüşmesinden çıkmış gibi rahatlamış dönüyordu koğuşuna. Artık racon kesmeler, kabadayılıkla gözdağı vermeler manasız geliyordu. Kalbinde belki de ufacık temiz bir nokta kalmıştı. O noktanın sesi tüm zerrelerinde harekete geçiyordu. Müebbetle yargılanan bir şüpheli olan Usturalı Osman, artık yaşadığı hayatın çirkin yüzünü görmeye başlamıştı. Aylar geçti ve karar mahkemesinde müthiş bir savunma ile avukat Çetin Bey cinayet suçlamasından berat etmesini sağladı. Ama hakikat abidesi Çetin Bey, diğer işlediği suçların cezasını çekmesi için Osman Bey’i itiraf etmeye ikna etti. Bunu, içinde temiz kalan o küçücük noktanın bütün vücuduna hâkim olması ile kabul eden Osman Bey, iki yıl hapse mahkûm edildi. Hapiste kaldığı iki yıl boyunca irtibat halinde olduğu Çetin Bey’den çok şey öğrendi. Usturalı Osman yavaş yavaş o çirkin âlemden uzaklaşmaya başladı. Bunun için içerde kaldığı süre boyunca çok dayak yedi. Hatta bağlantılarını kullanıp içeriye uyuşturucu sokmadığı için şişlendi ve günlerce hastanede yoğun bakımda kaldı.

Hapishaneden çıktığı gün için, tertemiz bir hayata başlayacağına dair yemin etmişti. Bunun için öncelikle iş bulup yaşamını devam ettirmeliydi. Yıllar öncesinde bile harabe halinde olan evlerine gittiğinde yıkılmak üzere olduğunu gördü. Babasının öldüğünü öğrendi.  Ara sıra yurtta kaldığı zamanlar ziyaretine gelen halasının evini zar zor hatırladı. Kendisini tanımayan halasına ‘ben Osman’ deyip tam anlatmaya başlayacakken halası, ‘’serseri halinle bir de kapıma mı geldin?’’ Deyip kapıyı yüzüne kapattı. Defalarca ‘ hala ben çok değiştim ne olur kapıyı aç konuşalım’ demesine rağmen kapı açılmadı. Yine eskiden tanıdığı birkaç akrabasına gitti, eli boş döndü. Kız kardeşini evlatlık alanların evine de uğradı ama taşındıklarını öğrendi. Adreslerini bulmak için çok uğraşmasına rağmen bir türlü başaramadı. Günlerce ne yapacağını, o pis âlemden nasıl uzak durabileceğini düşündü. Çaresiz yıkılmak üzere olan harabe eve geri döndü. Sonra iş aramak için kolları sıvadı. Aylarca iş aradı. Fakat sabıkalı olduğunu öğrenen herkes kapıyı anında yüzüne kapattı. Bir şans vermeleri için çok yalvardı. ‘ Düşen hep yerde mi kalır’ deyip dertleniyordu. Çoğu zaman sadece su içerek gözlerini kapatıyordu. Beş ay geçmesine rağmen iş bulamamıştı. Mahallenin camisine girmek istediğinde bile insanların onu hakaretlerle kovduklarını hatırlıyordu. Ne yapacağını bilmez bir halde günlerce sokaklarda öylece dolaşıp durdu. Aklına avukat Çetin Bey geldi. Bürosunu bulup kapıyı çaldığında Çetin Bey, büyük bir telaşla ayağa kalkıp ‘’ aylardır seni arıyorum, nerelerdeydin?’’ deyip Osman Bey’e sarıldığında, artık yenik düşmüş hücrelerine can geldiğini hissetmişti. Kimse ona böyle sarılmamıştı. Başından geçenleri, bütün kapıların yüzüne nasıl kapatıldığını anlattı. ‘’Bana bu doğru dünyada hayat yok galiba,’’ deyince Çetin Bey bir aslan gibi kükremişti. ‘’ Yok öyle! Çıktığın çöplüğe geri dönmeyeceksin. Mücadele edeceksin ve ben de sana yardım edeceğim. ’deyince yorgun düşmüş gözleri parlamıştı.

Çetin Bey, dürüst bir hayat yaşamak isteyen sabıkalı insanlara yardım ediyordu. Onları topluma kazandırmak için büyük çaba sarf ediyordu. Meslektaşları paraya para demezken o elinin tersiyle iter doğruluktan ayrılmaz ve düşmüş ama kaldıranı olmamış insanlara yardım etmeyi tercih ederdi. Toplum, yapılan bir hata yüzünden insanlara damga vuruyor ve o insan ne yaparsa yapsın onda yapışık kalıyordu. Belki de suçlu insanların artmasında toplumun bu sabit fikrinin olması da etkiliydi. Çetin Bey, bu konu ile ilgili seminerler hazırlar değişik platformlarda suç ile mücadele etmenin toplumun da vazifesi olduğunu anlatmaya çalışırdı. İnsanların iyi veya kötü özellikleri doğuştan değil kazanımlarıdır. Çevresi, yaşadığı hayatın kalitesi, her şey bu konuda etkilidir. Denizin dalgaları ile sahile vurup canlılığını yitiren denizyıldızlarını alıp teker teker denize atmak gibi zor bir görev üstlenmişti Çetin Bey. Ama topluma kazandırdığı bir insan için, yaşadığı huzurun tarifi yoktu.

Çetin Bey, Osman Bey’e küçük seyyar araba almasına yardım etti. Araba ile işlek caddelerde pilav üstü tavuk satmaya başladı. İlk müşterisi Çetin Bey olmuştu. Para almamak için epey uğraştı ama Çetin Bey bunu asla kabul etmedi. Arada arkadaşlarını da getiriyor Osman Bey’in para kazanmasını sağlıyordu. Onu Usturalı Osman olarak tanıyanlar alay ediyordu hatta tartakladıkları oluyordu. Arabasına zarar verdikleri zamanlar da olmuştu. Ama ne olursa olsun Çetin Bey’e karşı kendisini sorumlu hissedip asla vazgeçmedi. Onu tanımayan bir muhitte devam etmesi daha doğru olacaktı. Küçük bir sahil kasabasında yepyeni bir hayata başlamıştı. Küçük ama sevimli bir restoranı vardı ve insanlar lezzetli pilav üstü tavuğunu yemek için geliyorlardı. Osman Bey, kasabaya tatile gelen Çetin Bey’in ellerine hatta ayaklarına sarılmak ister minnetini nasıl ifade edeceğini bilemezdi.

Geçmişi film şeridi gibi gözünün önünden geçerken Osman Bey, ‘abi hesabı keser misin’ sözü ile irkildi. Sesin sahibi, yanında garson olarak çalıştırdığı sabıkalı Selim idi. O da kendisi gibi zor bir hayat yaşamıştı. Dürüst bir hayat yaşamak istediğini fark edince yanında çalıştırmaya başlamıştı. Bir deniz yıldızını denize atıvermiş, huzuru yakalamıştı.

………..

HER YER DE GÖREBİLECEĞİNİZ DENİZYILDIZI HİKÂYESİNİ BİR KEZ DAHA OKUYALIM, İSTER MİSİNİZ?

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür. Biraz yaklaşınca, bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:

– Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?

Genç adam yanıtlar;

– Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.

Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;

– Kilometrelerce sahil, binlerce denizyıldızı var. Ne fark eder ki?

Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.

– Onun için fark etti ama…

Yazan: Zeynep Öncü

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here