YETİŞMİŞ İNSAN YANILSAMASI VE YENİDEN DOĞUŞ / Abdullah Tunç

0
887

Avrupa ülkelerine hicret etmeye çalışan Hizmet Hareketi mensuplarının sohbet ortamlarında sıkça dillendirdikleri bir düşünce var:

Bu kadar “Yetişmiş İnsan” nereye gitse orayı ihya edebilir. Onlarca yıl emek verip, para harcayıp yetiştirmekle uğraşmadan istihdam edilebilecek yüzlerce doktor, mühendis, öğretmen var. Avrupa ülkeleri bunları kapmalı, istihdam etmeli değil mi? Ben olsam, gelir bunları kendim alır götürürüm…

Bu tür düşüncelerin doğru tarafları olduğu gibi yanlış tarafları da var. Öncelikle “Yetişmiş İnsan” tanımlaması bu hareketin her ferdi için rahatlıkla yapılabilecek bir tanımlamadır. En iyi doktor, en iyi öğretmen, en iyi memur, en dürüst işçi ve esnaf hep Hizmet Hareketi mensupları arasında… Devlet kademelerinden ve özel teşebbüslerden hukuksuzca ve zorbaca el çektirilen bu insanlardan sonra arta kalanların yaptıkları işler ve hallerine bakan ehli vicdan insanlar bu gerçeği dile getirmeye başladılar.

Bununla birlikte düşmanlıklarını her ortamda dile getiren bir koronun düşüncesini Ahmet Hakan “Cemaat akıl, AKP gövdeymiş, akıl baştan gidince ne yapacaklarını bilemediler.” şeklinde ifade ederek Hizmet erlerinin liyakatini itiraf etti.

Asıl konumuza dönecek olursak, evet Hizmet Hareketinin düsturlarını benimsemiş ve mesleğinde ehil, yetişmiş insanlar var ama bunlar Türkiye için, Türkiye ikliminde yetişmişlerdir. Bu insanların çalıştığı dönemde Türkiye’nin en güzel günlerini geçirdiğini hep beraber gördük, yaşadık. Ancak birkaç meslek dışında gittiği ülkede hemen kendi mesleğini icra edebilecek çok az sayıda insan var. Bu sebeple herkesin gittiği ülkede dil eğitimi alması, mesleği ile alakalı bulunduğu ülkenin kendi kültürel, dinsel ve sosyal hususiyetlerini öğrenmesi gerekecektir.

Türkiye’nin yetişmiş insanları hicret ettikleri diyarlarda yeniden doğmuş bebekler gibi olacak, bunun zorluklarını yaşayacak, yepyeni ve bambaşka topraklarda gözlerini açacaklar. Dili, kültürü, sosyal hayatı öğreninceye dek ne yenilir, ne içilir bilemeyecek ve en basitinden keyifler nasıl diye muhabbet tutturamayacaklar. Dertlerini anlatamayacak, doktora “döşümde bir ağrı var”, “yanlarıma bıçak gibi bir sancı giriyor” diyemeyecek. “Usta çek bir buçuk, yağlı olsun” diyemeyecek. Çarşıda pazarda “en son ne olur”, “bize ne olur” diye pazarlık edemeyecek. Velhasıl bir çocuk gibi anne, baba, kardeş, merhaba demeyi sıfırdan başlayarak öğrenecek. Aksi takdirde kendi dilini konuşanları bulup kümeleşip kendi gettolarını oluşturmak zorunda kalacaklar.

İşte Hizmet Hareketi mensuplarını bekleyen en büyük tehlike budur. Toplumdan yalıtılmış bir şekilde, kısır, kendi içinde dönüp duran bir hayatın, ne bu hayatı yaşayanlara ne de topluma katacağı hiçbir şey olmayacaktır.

İyi eğitim almış, ahlaklı, çalışkan ve ortalamanın üstünde iş ahlakı olan bu insanlar, hicret edilen beldeye entegre olma sürecinin getireceği zorluklarla baş edebilme sıfatlarına haizdirler diyebiliriz. Bu zorlukları peşinen kabul edip bu zorlukların üstesinden gelme noktasında motive olunmalıdır. Muhabbet fedailerinin Türkiye’deki meslek ve unvanlarını bir tarafa bırakıp hicret beldelerinde yeniden doğmanın keyfini çıkarmalılar. Varsa, şuur altlarındaki yetişmişlik yanılsamasından sıyrılıp, zihinlerini boşaltıp her şeye sıfırdan başlamaya hazır olmalılar. Aksi takdirde akıl ve zihin “ben zaten yetişmiştim, zaten biliyorum” diyerek kendilerini öğrenmeye kapatacak ve bu entegre süreci çok daha zor bir hal alacaktır.

Birçok ülkede dil öğrenimi ve entegre için belirli bir süre tanınmaktadır. Acele edip “bir an önce işe başlayayım” demeden bu süre iyi değerlendirilerek, dil güzelce öğrenilmelidir. Aksi takdirde işe başlayıp hayatın içine direk girildiğinde, dil öğrenimi çok zor olacaktır. Sabırla her süre iyi değerlendirilmeli ve entegre sürecinin hakkı verilmelidir. Buradan sadece dil öğrenmeye odaklanmak gerektiği anlaşılmasın, dil öğrenmenin yanı sıra sosyal hayata, iş hayatına girme süreci de paralel bir şekilde yürütülmelidir. Jest ve mimiklerle selamlaşmak yerine o dilde “merhaba” ne ise o şekilde selamlaşmaya başlamak lazım. Dil kursu bir okul, sosyal hayatta öğrenilenlerin hayata geçirileceği mecralar olarak düşünülmelidir.

Hizmetler ne olacak mevzusuna gelecek olursak hiç durmadan devam edecek. İlk hicret edenler hal diliyle ve ikramlarıyla “Biz kardeşiz” diyecekler. Bu hafife alınmaması gereken çok mühim bir vazifedir. Bununla ilgili bir olayı paylaşmak istiyorum…

Bir Avrupa ülkesinde belediyeden talep edilen bina bir türlü alınamıyor. Sonunda “Yılmaz” soy isimli biri belediyeye gidince “… Yılmaz” senin neyin olur diye soruyor görevli. “Annem” cevabını alınca, “Öyle mi? O ne kadar iyi bir insandı. Börek, çörek yapar bize dağıtırdı.” diyor. Yıllarca evvel yapılan bu samimane ikram semeresini veriyor ve bina alınmış oluyor. Evet, ilk gidenler İslam’ın güzelliğini temsil ve yaşama vazifesini hakkıyla yapacak, dostluklar, arkadaşlıklar ve kardeşlik bağları kurarak gelecek nesiller için sağlam zeminler oluşturacaklar.

İkinci nesil ise, hem dile daha hâkim olacak, hem de hicret ülkesinde yerli arkadaşlara sahip olup Hizmeti, akranlarına anlatacaklar. Onlarla oturup kalkacak, onlarla yiyip içecekler. Onların arkadaşı, dostu ahbabı olacaklar. Dertlerini arkadaşlarına açacak, onların iyi ve kötü günlerinde yanlarında olacaklar. Ailesindeki huzur iklimini bu yeni kardeşlerine soluklatacaklar.

Üçüncü nesil, dilin inceliklerine hâkim olacak ve beslenme kaynaklarımızın bu dillere hakkıyla tercümesinde büyük rol alacaklar. Kur’an’ın o dillerde mealleri oluşturulacak ve insanların buna ulaşması sağlanacak. Netice itibariyle Allah ve Resulullah bu insanlara tanıttırılmış, anlatılmış olacak inşallah.

Çok zaman ve emek isteyen bu süreçte zamanın çıldırtıcılığına karşı sabretmek gerekmektedir. En önemli olanın doğru yol üzere olmak, ondan da önemlisinin hüsnü hatime ile dünyadan göçmek olduğunu bir an bile unutulmamalıyız. Hergün 40 defa recada bulunduğumuz “sıratal müstakim”i iliklerimize kadar hissetmeli, her adımımızı doğru mu yanlış mı süzgecinden geçirerek atmalıyız.

Usandırır sakın etme acele

Sabırla biraz daha bekle hele

Daha yeni başlıyor mücadele

 

Azmet, sarıl saye dört el

Dağları bile eritir bir yel

Hep böyle olmuştur bu ahir evvel

 

Nedir senin fikrince güzel

Bir tebessüm, sadakaya bedel

Üstündür her zaman veren el

 

Dinsin gözyaşları bitsin bu elem

Saksağanlar susturulsun bu dem

Kardeşliğe uyansın cümle âlem.

 

ABDULLAH TUNÇ

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here