Ne Bir Yetimin Halinden Anlardım! Ne Eşini Kaybetmiş Bir İnsanın… Röportaj/Güler Orhan

0
1207

İçinde bulunduğumuz zaman rüzgarı bizleri bir yerden bir yere savururken, geriye yaşanmışlıklarımız kalıyor. Kendimize ait, bizi diğerlerinden ayıran en önemli genetik özellik, belki de yaşadıklarımız.

Bu zaman rüzgarının bizleri farklı dairelere savurmasıyla, her birerlerimizin yaşadığı farklı zorluklar oluştu. Yenihamle sitesinin bana olan destekleriyle, farklı koşullarda yaşayan (özellikle kadınlarla) röportajlar yapmaya başladım. Bunların ilki eşini kaybeden Zehra Değirmenci Hanımefendi ile oldu.

Röportajlarımıza eşi tutuklu bir bayanla devam edelim dedik. Ve Gülsüm Şen Hanımefendinin kapısını çaldık. Sağ olsun bizleri kırmadı.  Yaşadıklarını bizimle paylaştı.

Röportaj esnasında beni etkileyen, başına gelenlerle alakalı Gülsüm Hanım’ın bardağın dolu tarafına bakabilmesiydi. Bu konuda kendisini tebrik ediyor ve sizleri röportajla baş başa bırakıyorum. 

Kendinizi tanıtır mısınız?

Gülsüm Şen. Memleketim Adana.

Davasına aşık olduğum Hizmet Hareketiyle dershanem aracılığıyla tanıştım. Ama ne tanışma! Belki ilk görüşte aşk da diyebiliriz. Hiç abartı olmaz. Arkadaşlarım kurumun bir iki meselesini sorgularken, ben körkütük bağlanmıştım. Hatta kendi kendime;

‘Bu soruları sormak neden benim aklıma gelmiyor’ diye sorup  çünkü , çok seviyorum, çok güveniyorum şeklinde kendime cevaplamışlığım var.

Neyse bu kısım çok uzar ikinci soruya geçeyim.

Eşiniz ne kadar süredir tutuklu. İlk ayları nasıl geçirdiniz? Şimdiden o günlere bakınca ne düşünüyorsunuz?

Hayatımızın zahirde tatsızlaştığı ama göremediğimiz bilemediğimiz belki nice güzelliklere vesile olan günler…

Eşimin alındığı gün 25 kasım 2016. Şimdi 25 aydır tutuklu. İlk aylar hiç geçmek bilmedi. Daha doğrusu ben eşim çıkıp gelecek ve bu kâbus bitecek diye bekledim. İstanbul’dayken gözaltına alınmıştı. On gün kaldı. O zaman altı aylık hamileydim. Sonra bırakıldı. Ben kâbus bitti sanıyordum. Ama fragmanmış.

Yurt dışına çıkacağımız için eşyaları satmıştık. Eşim gözaltından çıktıktan sonra, benim memleket olan Adana’ya gittik. İş aradı. Başvurmadığı yer kalmadı. Ama yok. Olmadı. Tutuksuz yargılama devam ettiği için kimse geri dönüş yapmadı. İki ay annemlerin bir odasında kaldık. Sonra eşimin memleketi Aydın’dan bir teklif geldi. Hemen hazırlandık. Artık dokuzuncu ayımdaydım. Adana’dan Aydın’a on yedi saatlik otobüs yolculuğu. Sığıntı gibi yaşamaktansa yolculuğa seve seve katlanırım dedim. Aydın’a vardık. Bir abimizin tek odalı kullanmadığı bir kulübesi vardı. İlk orada kaldık. Bir iki hafta sonra bir yer bulduk ama eşya yok. Hiç derdimiz değildi. Atarız iki kanepe, elzem beyaz eşyalar. Öyle de yaptık. Ev temizlendi. Ben de yavaş yavaş kıyafetlerimizi yerleştiriyordum. Ama yanımda kimse yok, doğum yapsam ne olacak diye düşünüyordum. Kayınvalidem ve iki kaynım var ama bir kez uğramadılar. Bu süreci hak ettiğimiz için yaşıyormuşuz. O yüzden annemi çağırdık memleketten.

25 Kasım günü eşim eve geldi. Karakola gideceğini söyledi. İçime ateş düştü. Gitme dedim. Ama o gitmekte ısrar etti. Mühim bir şey değildir, imza ile alakalı olabilir, dedi. Doğumuma birkaç gün kalmıştı. Hazırlandı gitti. Yanında gitmek istedim. Kabul etmedi. İçim yana yana evde kaldım.

Sonra eşim aradı, bana küçük bir valiz hazırlar mısın, dedi. Zaten içine düştüğüm ateş, o an beni yakıp kül etti. Onu hemen görmek için çantayı hazırladım, gittik. Annem de yanımdaydı. Gittiğimde ifadesi alınıyordu. O an nasıl olduysa çok dirayetliydim, belki de şoktaydım. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Biz ilçede ikamet ediyorduk. Dediler ki Aydın’a götüreceğiz. Yani bizim için veda vaktiydi. Ayrıldıktan sonra günlerim hep ağlamakla ve dua etmekle geçti.

Aynı günün gecesinde eşimi İstanbul’a götürdüklerini öğrendim. Uyku falan uyuyamıyordum. Her an telefon çalacak ve geliyorum diyecek diye bekliyordum. Ama gelmedi. Gelemedi…

Babam da dönün diye baskı yapıyordu.

Bu arada kayınvalidem de teşrif etti. Dedik ki sancım tutarsa ne yapacağız? İlçe ile bir saat uzaklıkta. Yurtdışında yaşayan bir kaynım var, onun Aydın’da evi var. O da bize hak ettiğiniz hayatı yaşıyorsunuz diyenlerden, ama el mecbur kalktık onun evine gittik.

Eşim gideli dört gün olmuştu. Saat iki gibi oğlum gelmeye karar verdi. Kayınvalidemin aklına son anda bir akrabasını aramak gelmeseydi hastaneye götürecek kimsemiz yoktu.

En mutlu olmam gereken günde hüzün ve gözyaşım vardı. Bebeğimin cennet kokusuyla teselli olmaya çalışıyordum. Hastanede çok durmadım aynı gecenin sabahında çıkışımı yaptım. Şimdi haberi eşime verme vaktiydi. Dört gün boyunca polislere iletir misiniz dedim. Yetkimiz yok dediler. Sonra başka bir polise denk geldim. İletirim dedi. Bebeğimin kilosuna kadar sordu. Şaşkınlıkla birlikte, rahatladığımı hissettim, mutlu oldum!

Ama şimdi de baba baskısı başlayacaktı. Dönün artık diye.

Bu nedenle on gün ancak bekleyebildik. Onuncu gün yola çıkmıştık. Yine bir 17 saatlik yolculuk. Aralık ayı yollar karlı. Aldım on günlük bebemi dört yaşındaki oğlumu, annem yanımda yola koyulduk. Bebeğim benim stresimden devamlı ağladı. Otobüste insanlar söylenmeye başlayınca, oğlumun emziğini pekmeze batırıp verdim. Pekmezin tadını alan bebeğim anne sütünü reddetmeye başlayacağından habersiz olarak.

Eşim Vatan Emniyette bir ay gözaltında kaldı. Tutuklu olanlardan duyduğumuz kötü nezaret şartları ve haber alamamak beni çok üzüyordu. Loğusa olmak ve eşimin tutuklanışı ağır gelmişti bana.

 Eşiniz tutuklandıktan sonra ilk nasıl görüşebildiniz? Nasıl bir yolculuk yaşadınız?

Eşimin yerleştirildiği koğuşun, iki gün sonra açık görüşü olduğunu öğrendim. Bu bizim için bir lütuftu. Açık görüşler, iki ayda birdi. Daha kırkı çıkmamış bebeğimle hele de yirmi gün öncesinde zorlu bir yolculuktan sonra nasıl gidecektik. Bu maddi olarak da güçtü, bedenen de. Ailemin elinde zaten imkan yoktu. Annemin benim ve iki oğlumun biletini alıp tekrar yolculuğa çıktık. Bir gün önceden gitmemiz gerekiyordu. Eşimin nezarette on gün beraber kaldığı bir arkadaşı bizi aldı, evinde misafir etti. Ertesi gün görüşe götürdü. Cezaevi ortamını ilk, o gün gördüm. Kayıt yaptırabilmek için ana baba günü olan bir karmaşanın içine daldık. Kaç aramalardan geçtik. Sonrasında tekrar tekrar bekledik. Göz okutma sisteminden de geçirildik. En sonunda bitap düşmüş bir halde görüş salonuna vardık.

Yiğitlerin kapıdan girişini bekliyorduk. Belki de görüş anlarının en güzeli buydu. Bütün bu yorgunlukları unutturan an. Çocuklar kapıya yığılıyor, bekliyorlar. İki aylık hasreti bir nebze dindirebilmek için.

Gelirken ellerinde kendi imkanlarıyla çocuklara yaptıkları oyuncaklar vardı. Hediyesini alan çocuk mutluluktan uçup babasına sarılıyordu. Eşim de önce büyük oğlumu kucağına aldı. Sonra ilk kez gördüğü bebeğimizi öptü, kokladı.

Eşimden çok moral aldım. Koğuşunu anlatırken sanki beş yıldızlı otel anlatıyormuş gibiydi. Kırk dakika nasıl geçti anlamadım. Veda, en zor andı. O andaki hislerimi ifade edemem.

Sonraları bebeğimi götürmedim. Uçakla gidince ondan da ücret alıyorlardı bir miktar. Bir de yol çok çetrefilliydi.

İki çocukla yolculuk yapmak ve cezaevi kapılarında sıra beklemek yorucu oluyor muydu?

Görüşe giderken, bir kolumda bebeğim diğer kolumda çantası. Bir de diğer oğlum. Bir gün önceden koğuş arkadaşımızın evine gitmek. Gidene kadar kollarımın ağrısından bebeği düşürecek gibi oluyordum. Çok yoruluyordum. Hele de benim gibi 46 kilo, dayanıksız, çölyak hastası bir insan için. Bebeğimle gittiğim vakitler, kayıt esnasında fenalıklar geçiriyorduk. Herkes o kızgınlıkla bebeğimi niye dışarıda bırakmadığımı sorguluyor, bir yandan söyleniyorlardı. Tabi tek olduğumu anla(ya)mıyorlardı. Görüşe girmeye hâl kalmıyor. Ama o kapıda son kez zorla toparlanıyorsun. Güç kuvvet buluyorsun.

Şu an nasıl geçiniyorsunuz? Cezaevine gidiş geliş masraflarınızı nasıl karşılıyorsunuz?

Bir süre çalışırken toparladığımız birikimi kullandım. Tabi sonra tükendi. Onunla beraber beni müthiş bir kaygı aldı. Ne yapacağımı bilemiyordum. O sırada Allah beni bir melekle tanıştırdı. Deniz Zengin. Ben o güzel insanın hikayesini okuyup dert ortağı olmak için yazmıştım. O benim derdimin dermanı oldu. O zamana kadar görüşlere tek gidip geliyordum. Bunu öğrenince çok üzüldü. Hemen bu konuda yardımcı oldu. Allah razı olsun. Hakları ödenmez.

Süheyla ablam. İstanbul’da Melek ablam. Onların da çok desteğini gördüm. Hep şükrettim Rabbime ; “Böyle bir dairenin içine beni sorgusuz sualsiz dahil edip, bu zor zamanlarda da yine burda kalmayı nasip ettiği için. İnşallah kalıyoruzdur hakkını veremesek de vermeyi nasip etsin bizlere.

Hizmetten kardeşlerimin desteğiyle gidip gelebiliyorum onlar olmasa asla ne gidebilirim ne evlatlarımın ihtiyaçlarını görebilirim. Beni ayakta tutan Sahabe kardeşliği sergileyen Hizmet sevdalısı abilerim ablalarım. Abilerim demişken Ali abimi de anmadan geçemem. Bana destek olan, Rabbim birlerini bin etsin bu güzel insanların ve maddi manevi yüceltsin.

Mahkeme süreciniz ne durumda? Hüküm aldı mı eşiniz?

Hüküm verdiler. Çıkma umudundan bir miktar daha uzaklaştık. Ama kavuşacağımıza dair ümidimiz baki. Eşim nakil için başvurdu. Dört ay kadar önce Osmaniye’ye getirdiler. Yine şükrettik. En azından günü birlik gidip gelebileceğim, madden ve manen daha az yorulacağım diye. Çünkü Silivri’deyken bir gidiş gelişim beş yüzü buluyordu. Şimdi 70-80 liraya gidip gelebiliyorum. Osmaniye’de cezaevi ilçe dışında olduğundan gidiş gelişlerde toplam sekiz vasıta değiştiriyorum. Ama Silivri’den sonra, hiç gözüme gelmiyor. Şu anda açık kapalı bütün görüşlere gidiyorum çok şükür.

Eşinizi özlüyor musunuz?

Eşime olan özlemimden bahsederken yüreğimde sızıyla birlikte gözümde yaş beliriyor. Gün geçtikçe azalmıyor da, alışılıyor yaşanan şartlara ama azalmıyor hasret. Giderek artıyor.

Oğlumu okula bırakırken ve alırken çok canım yanıyor. Ama kendimden çok oğlum için. O babasıyla gelenleri gördükçe öyle mahzun bakıyor ki yüreğim parçalanıyor. Zaten çok içine kapanık bir çocuk, bir de öyle görünce içinde ne fırtınalar kopuyor bilmiyorum.

Son olarak okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Şunu söylemek isterim ki, bu sürecin bizden aldıklarından çok verdikleri var. İlk senelerde göremedim. Şimdilerde farkındayım. Eğer bunları yaşamasaydım ne cezaevine düşenin halinden anlardım, ne bir yetimin, ne de eşini kaybetmiş bir insanın. Ne de elimizdekilerin kıymetini bilmenin.

Üstad’ın ‘Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil’ sözünü bu kadar net yaşayarak idrak edemezdim.

Rabbim bizi kazanma kuşağında kaybettirmesin.

Çok teşekkür ediyoruz, Yenihamle Ekibi olarak.

Ben teşekkür ederim. Yaşadıklarımı anlatma fırsatı verdiğiniz için.

 RÖPORTAJ:Güler orhan

 

 

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here