SAYIKLAMALAR 6 / CAN EŞİM / Agah Avşar

0
899

Saatlerdir oturduğum plastik sandalyede uyuşan ve ağrıyan yerlerimin yerini değiştirince musluktan yavaş ama kararlılıkla damlayan suyun sesini duydum.
Nehlüdov’un iç muhasebesine koşut ilerleyen hikâyesindeki -Rus edebiyatındaki özellikle Tolstoy’un eserlerindeki nice karakter gibi- yozlaşma, sınıflar arası eşitsizlik, yüce değerler adına aşağılık edimler, yok sayılan duygular, kanıksanan pis kokuları da yüzyıl sonra henüz duyabildim.
Gece kahvaltısının hazır olduğunu fısıldayan arkadaşın sesini de hemen şimdi duydum. Okumaya ara verdim.
Koğuşun yarısı uyuyor, bir kısmı okuyor ve diğer bir kısmı da sağlıksız ve bol yağda pişmiş nohut kokusunun gölgesinde peynir, domates yemeye hazırlanıyordu. Yemeğin yağı demişken, zeytinyağı, tereyağı, ayçiçek yağı gelmesin aklınıza, bildiğiniz motor yağı ya da bilmem ne yağı. Yağ ile tek ortak özelliği her koşulda üste çıkması.
Çok uzadı yağ meselesi ama bir şey daha var. O kadar yüzsüz, o kadar sırnaşık ve o kadar yapışkan ki bu yağ yapıştığı kabı, kaşığı, çatalı kaynar suyla, bol deterjanla, kas gücüyle bile terk etmiyor. Tıpkı ülkenin başına musallat olan hırsız, uğursuz ve yüzsüz güruh gibi; yapıştıkları koltukları terk etmiyorlar ve her geçen gün veba gibi dokundukları her şeye bulaşıyorlar.
Kaşık sesi ardından musluktan daha sık gelen damlaların sesi, televizyonda hep aynı nakarat, papağan sesi, ah yine o aynı nohudun kokusu…
Neyse ki zaman her şeyin ilacı. Tolstoy, Dostoyevski öldü fakat Nehlüdov, Raskolnikov yaşıyor. Çok klişe ama bugünlerde vicdanı olanları Don Kişot gibi hissetmekten kurtaran karakterler bunlar.
Gece gündüz, yatakta-oturakta, koğuşta-avluda oku babam oku. Kitapları her yerde okurum. Ama mektupları gecenin sabaha en yakın anında, herkesin uykuya yenik düştüğü o anlarda… Kapıya dönerim yüzümü ve annesinden kabahatini gizleyen çocuk edasıyla iki büklüm okurum.
Demir kapıya yakın otururum. Kapı ha şimdi ha yarın açılacak heyecanı, arada bir yoklar beni ve gülümsetir. Soğuktur demir kapı. Diri tutar insanı.
Geçen koca bir ayın ardından dün eşimden mektup geldi. Sayımdan sonra uyumak çok tatlıdır. Hemen her gün sıçrayarak uyanırım. Yarı uykulu: “Gardiyan mektup mu? dedi. Beni çağırdı değil mi? Hemen geliyorum.”
Sayıklayarak uyanırım. Babamdan, eşimden gelen mektubun yanında bir de hediye vardı. Bensiz dünyaya gözlerini açan oğlumun fotoğrafının arkasına büyük oğlumun notu; el yazısıyla, “Seni seviyorum ve ne zaman geleceksin?”
“Bilmiyorum oğlum. Kapının açılma ihtimali kadar kavuşma ihtimalimiz var.”
Uzun zaman bekleyince daha uzun bir mektup beklemiştim. Eşime biraz bozuldum doğrusu. Tabi alıştım kalın kitaplara, uzun uzun tasvirlere ve yaşanan bir anın sayfalardan taşmasına.
Birkaç sefer okuyunca gördüm ki ustaca tutmuş kalemi. Bensiz, doğumda döktüğü ecel terleri yetmezmiş gibi büyük oğluma eve gelen misafirden önce ortadan kaybolan babanın yokluğunu anlatmak için çırpınan annenin, evin işi gücü arasında yazdığı bir mektuba benzemiyordu.
Sabaha iyice yaklaştıkça koğuştaki her ses batıyordu, huzursuz ediyordu beni. Bir odada otuz kişi. Otuz ayrı ses, otuz ayrı nefes ve otuz ayrı hikâye… Dünyadan gelip geçen kervanlar gibi, çay demleyenler, yemek yiyenler, bulaşık yıkayanlar…
Tabaklar kurumadan, diğer bir grup yeni çayı demliyor. Demir tezgâha her çarpışında çatal, kaşık sesleri… Bu çaydanlığın horultusu mu? Yoksa uyuyanların mı? Bilmiyorum…
Bu gece iyi değilim. Her şey gözüme batıyor. Bulaşıklar, kulak cırmalayan sesler, mide bulandıran kokular… Uyumadan mektubu bir daha okudum.
‘Can eşim’ diye başlıyordu. Mektubunda sadece bu iki kelimeyi yazsaydı da yeterdi bana. İki kelime bizi de yaşananları da özetlemeye yetiyordu.
‘Tenlerin aşkı’ fani, ‘Can’ların sevgisi sonsuzluğa namzettir. Tenler buruşur, zamanla Anadolu gibi çoraklaşır, ‘Can’ terk edince bedeni çürüme başlar. ‘Can’ ise yaşlanmaz, muhabbetle gençleşir, aşkla olgunlaşır, irfan ile ölümsüzleşir.
Canım eşim kendine canan saymamış beni, sevgili diye seslenmemiş bana, canına eş, canına can saymış. ‘Sonsuzluğa, ilahi seyre davet etmiş’ beni.
Musluktan akan damlalar hızlandı, kalp atışlarımı duyamıyorum.
Bugün Cumartesi. Yarın da bugün gibi.
Yemek dağıtan eleman 3 defa bağıracak: “Karavana!”
Avukat gelmez, mektup gelmez, görüşe 3 gün var, kantin gününe 4 gün var. Ya özgürlüğe kaç gün var?
İşte güzel bir ses. İçten bir davetiye. Vakit geldi. Cevapların sahibine gidiyorum. Hoş geldin sessizlik.
25.02.2017 / 04:30

DÖNGÜ
Sıkıldım döngüden; yat kalk asker gibi
yok silah, yok kurşun
Çektiğim angarya; nefes al-ver insan gibi
yok canım, yok kanım
Kafam şişti gürültüden; tak-tuk iner çekiç gibi
yok ahenk, yok melodi
Kaçtım kalabalıktan; tıkış-tıkış balık istifi
yok sessizlik, yok dinginlik
Geldim görünmeden; vın-vın çığlık gibi
yok zaman, yok mekan
Döndüm renkten renge; siyah-beyaz film gibi
yok gökkuşağı, yok pastel boya
Sevdim sezdirmeden; hey-hey bayram gibi
yok başı, yok sonu
Damladım gözyaşından; pıt-pıt aşk gibi
yok derya, yok deniz
Söndüm küllenmeden; cos-cos duman gibi
yok demlenmek, yok pişmek
Öldüm gömülmeden; pat-küt düşer gibi
yok sesin, yok kokun
Ayrıldım bir elveda demeden; ah-vah yas tutar gibi
yok dönüş, yok görüş
Kelepçeler aman vermeden; zangır-zangır titrer gibi
yok vuslat, yok evim
23.11.2017 / 01:45

Sincan T Tipi Kapalı Cezaevi
AGAH AVŞAR

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here