SAYIKLAMALAR 5 / LABİRENT Mİ? MEDRESE Mİ? / Agah Avşar

0
321

Anne karnında bebek esir midir? Kozada kelebek esir mi?

Labirentteki deney faresi gibiyim. İsteklerim, düşüncelerim önemsiz, iradem devre dışı, heyecanlar, sıcaklık, sarılmalar geride kaldı.

Labirentte yönüm tek yön, hızlı olsam ne, ağırdan alsam ne çıkar. Yürüsem, koşsam, sürünsem de; başa dönüyorum hep aynı yere, hep aynı zamana.

Yemek yesem, öğün atlasam, spor yapsam, yan gelip yatsam…

Kar yağsa lapa lapa, gök yarılsa yağmurlar aşk olup yağsa bana ne ki? Güneş doğsa ya da batsa fark etmiyor; ışığım floresan lamba, dolunayım televizyon ışığı, bahçe tavanı fareye verilen peynir misali, aldatmacanın en parlak, en mavi ekranı.

İç sesim daha fazla izin vermiyor; labirent metaforunun cisimleşmesine.

Plansız değildi… Rüzgâr önünde yaprak gibi savrulmadım, kendim ettim ve kendi kendime şikâyet ettim. İngilizceyi bir İngiliz gibi aaa, eee, ıııı deyip durmadan konuşmalıydım, spor yapmalı, vücut iç açılarımın toplamını 360 dereceden 180 dereceye eşitlemeliydim, dünya edebiyatı eserlerinin, bilimsel çalışmaların, akademik makalelerin en azından özetlerini okumalı, çoktan seçmeli kültür ve sanat hayatında şıkları ikiye indirmeli ve bilgiç bir edayla “C şıkkı” demeliydim.

Yazmalıydım… Daha fazla tutamam kendimi, âlem duymalı, hayatım bir roman gibi, daha çok romantik korku filmi gibi, gala gecesinde “thank you” ile iktifa edebilmeliydim. Eee biz niye film çektik, işte sözümüz de sazımız da beyaz ekranda, bakmasını bilene, görmesini, duymasını bilene… İşte böyle söylenip dururken, mır mır sızlanırken tecrübe ettiğim en acı, en sancılı değiş-tokuşu yaşadım.

Biraz soğuk ama idare ediyorum, yemeklere istemesem de alışıyorum, gün geçtikçe daha lezzetli geliyor, kapalı görüş, açık görüşler zamanla daha az kanatıyor yaralarımı, esaretin tuzu biberi oldu; gardiyanların azarı, eski dost, yeni düşmanın nazarı…

Artık okumak için vaktim var, spor yapıyorum, İngilizce yetmedi, Fransızca çalışıyorum. Ailem, sorumluklarım ve işlerim yüzünden kendimi ihmal ettiğim düşüncesiyle uflayıp puflayarak sürdürdüğüm, aslında sürüklediğim şey sona erdi. Tüm zaman benim artık, mekânın tamamı benim. Mahrumiyet adasında beni ben yapan ‘yok’lar kümesi’ (özgürlük, umut, sevgili) cennete nispeten dünya gibi.

Gün doğumunu izleyebilmek, sokaklarda oğlunla bisikletle dolaşabilmek, bebeğini omuzlarında taşıyabilmek (bu arada kime benzediğini, nasıl koktuğunu filan bilmiyorum, daha göremedim) akşam geceye dönmeden ruh eşine sarılarak uyuyabilmek, gece güne dönmeden yarı aydınlık gözlerine perde olabilmek…

Ellerimde avucumun tam içinde olan daha nice nimetin kıymetini bilme, gökyüzü, yıldızlar, tımar edilmiş bir bahçe, eve giderken direksiyonu kırıp arkadaşına gitme kararını verebilme özgürlüğü ile yemek seçme, beğenmeme nankörlüğü, annenin sinesinden uzak TV-Show dünyasına sığınma duyarsızlığı, gözlerini bırakıp sevgilinin halüsinasyonlara yelken açma ahmaklığının kıyası, analizi için okulların en kutsalına cebren yazıldım.

Okulda ilk günler zor geçti. Öğretmen yok, ders zili çalmıyor. Karne olmadığı gibi karne hediyesi alacak baba da yok.

Savaşmak zordur. Çatışmalar, tetikte beklemek yorar. İmanı artabilir askerin, fakat düşünmeye tartmaya, adamakıllı özlemlere vakti yoktur.

Ayrılıklar da zordur, mahrumiyet adasında. Alışırız, duyarsızlaşırız, misafiriz hüzün vadisine. Kısa ya da uzun sürebilir. Ancak biter. Gelen gider, konan göçer.

Esaret medresesi dört duvarı ile nefesi, yatağı ile kabri, demir kapısı ile umudu, bahçesi ile hayat ağacını, tel örgüleri ile özgürlüğü, sessizliği ile şarkıları, arkadaşları ile ilk ruhların toplanmasını, anonsları ile Sur’a üfleneceğini, çıkış kapısı ile ahireti hatırlatır. Benim için okul; henüz Medrese-i Yusufiye’ye inkılap etmedi.

Telefon görüşüne 8 saat var. 10 dakika! Zamanın göreceliği üzerine çalışan bir bilim insanı el atmalı bu işe. Vallahi billahi 10 dakika diye kandırıyorlar bizi, en fazla birkaç dakika.

‘İstanbul Ağlıyor’ çalıyor ihraç olduğum kanalda. Ben de ağlıyorum ve gözyaşlarımla yaşam defterime not düşüyorum.

14.02.2016 / 03:15

 

KELİMELER

Gelmez bir türlü bekleşir

Çağırsan ne fayda kaçışır

Sanırsın bulunmaz Hint kumaşıdır.

Gözledim ufku günlerce

Yumunca gözlerimi az önce

Hücum borusuyla üşüştü beynime; ‘kelimeler’.

Ooo hoş geldiniz; neredeydiniz aşka düşünce

Ne işe yarar; terkedince zihni düşünce

Toplanmış eski dostlar hece hece

Sitemler, çileler aklıma düşünce

Güzel çirkin sıralanır; ‘kelimeler’.

Mesafeler uzadıkça uzuyor gözümde

Aramızda engeller var; amansız kelepçeler

Kapılar sürgülenip, ışıklar sönünce

Diri diri mezara girmek payıma düşünce

Gözlerin, ellerin, sesin ah kelimeler!

29.04.2017

Sincan T Tipi Kapalı Cezaevi

AGAH AVŞAR

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here