HİCRETLE GELEN GÜZELLİKLER / Halit Emre Yaman

0
611

İmtihan sırrıyla iyi-kötü, sabırlı-sabırsız, doğru-yalancı, vefalı-vefasız birbirinden ayırt edilmiş olur. Cenneti ve onun ötesinde Allah’ın rızasına nail olmak isteyen insan dünya hayatında yaşadığı imtihanlar karşısında ortaya koyduğu performansla bunu kazanabilir.

Sınavı sevmeyen öğrenci gibi insanoğlu da imtihanı sevmez, çünkü onda korku, hasret, gurbet, acı ve ızdırap vardır. Şartlar gerektirdiğinde bu yolda fedakârlık yapmak gerekir… Kendinden, ailesinden, malından-mülkünden kayıplar olur bu şehrahda… İnsanın mü’minlik seviyesinin bir göstergesidir imtihan…

Hak yolda olanlar için imtihanın sonu hep tatlıdır. Efendimiz’in (sav), “Cennet, insanın hoşuna gitmeyen şeylerle, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihaları kabartan) şehevâtla çepeçevre kuşatılmıştır.” beyanı bunun ispatıdır.

Zalime boyun eğmemek için yurdundan, yuvasından, sevdiklerinden ve alıştığı ortamdan ayrılan insanın fedakârlığı karşısında Allah’ın koruması devreye girer. Yaşananların elemi gider, lezzeti kalır. Evet, hicret de bir imtihandır.

“Eğer Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki, Allah O’na hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki, kâfirler O’nu Mekke’den çıkarmışlardı da, sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, “Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” diyordu. Allah, sekînesini daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin dava ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 40). Allah, Kur’an’da sadece Efendimiz’e (sav) hitap etmediğine göre bu ayet hicret yolundaki bütün mü’minler için geçerlidir.

“İman edip hicret edenler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındıran ve onlara yardım edenler, işte onlardır gerçekten mü’min olanlar. Onlar için, (tahmin edemeyeceğiniz mükâfatlarla yüklü) bir mağfiret ve pek hoş, artıp eksilmeyen ve cömertçe takdir buyurulmuş bir rızık (Cennet) vardır.” (Enfal, 74)

İslam, inanç, ibadet ve teoriden ibaret değildir. O, bütün bunlarla birlikte insanın cisminde somutlaşan hayat tarzıdır. Hicret de bu somut davranışlardan biri ve Allah’ın bizden razı olmasına vesile yüce bir mefkûredir. Bu rıza, Cennet’teki nimetlerden, oranın her türlü cazibesinden daha cazip bir nimettir.

İnsanlık tarihine baktığımızda, Allah’ın seçkin kulu olan peygamberler başta olmak üzere her hicret erinin, gittiği yerde mükâfatlarla karşılaştığını, ummadık nimetlere mazhar olduğunu, daha güçlü ve zengin bir duruma geldiğini görmekteyiz.

Hz. Âdem, Cennet gibi bir yerden ayrılmak durumunda kaldı; hicret durağı olan dünyada, neslinden Hz. Muhammed (sav) gibi eşsiz bir insanın babası konumuna yükselmiş oldu.

Hz. Nuh, 950 yıl yaşadığı memleketinden hicret etmek zorunda kaldı. Gemiye bindirdiği az sayıdaki insanla çıkmış olduğu hicret yolculuğunun sonunda, yepyeni bir hayata başlamış oldu.

Hz. İbrahim, bulunduğu yerdeki zorbaların, kendisine hayat hakkı tanımamaları karşısında hicret etmek mecburiyetinde kalmıştı. Daha hicretini tamamlamadan, oldukça ileri yaşına rağmen, Hz. İsmail müjdesiyle karşılaştı, Kâbe gibi mukaddes bir mabedin inşasıyla taçlandı, kıyamete kadar gelecek insanların örnek aldıkları bir konuma ulaştı.

Firavun’un kurduğu komplodan kurtulmak için Mısır’dan ayrılmak zorunda kalan Hz. Musa, Hz. Şuayb gibi bir peygamberin evine misafir olma ve kızlarından biriyle evlenme teklifiyle karşılaştı. Bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldığı yere peygamber olarak döndü; esaret ve sefalet içindeki İsrailoğullarını kurtardı.

Efendimiz (sav) ve ashabı, Kâbe’den, ailelerinden, mallarından ayrılma ve yabancısı oldukları yerlere hicret etmek zorunda kaldılar. Gittikleri yerlerde, özellikle Medine’de olağanüstü ikram ve izzetle karşılandılar. Zamanla Medine’nin pazarında söz sahibi oldular, zenginliklerinden dolayı paralarının hesabını bilemeyecek seviyeye ulaştılar. İşte bütün bunlar, Allah’ın hicretle vermeyi vaad ettiği müjdenin ne denli doğru ve görünür olduğunun apaçık delilidir.

Kur’an’da iman-hicret-cihad genelde bir a­rada zikredilmiştir. Bu açıdan bakınca hicret ve cihad, iman etmenin bir neticesi gibidir.

Hicret, gerçek mü’minliğin alâmeti, Allah katında en üst mertebeye erme ve kurtuluşu kazanmaya vesiledir.

Hicret, affedil­meyecek günahların affına vesile olabileceği gibi gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin aklından dahi geçiremeyeceği derecede sürprizlerle dolu Cennet’e girmenin anahtarıdır.

Hicret, inancın, mefkûrenin ve kültürün, dünyanın değişik yerlerine taşınmasına, her tarafın bu tatlı esintilerden istifade etmesine açılmış bir yoldur.

Hicret, şartların sıkıştırdığı ve insanın kendi ülkesinde yaşayamayacağı kadar kötü bir hâle geldiği durumda alternatif bir açılım vesilesidir.

Hizmet Hareketi müntesipleri bunları aynelyâkîn biliyordu, şimdi de hakkalyâkîn yaşıyorlar. İşte posta kutuma düşen binlerce örnekten bir tanesi…

***

Hicret kapıları bizlere de aralandı bir gün. Yola çıktık; o çok sevdiğimiz vatanımızı, ailemizi ve arkadaşlarımızı arkada bırakarak… Gözlerimizde yaşlarla ve bir sırt çantasıyla düştük yollara.

Öncelikli hedefimiz, zalimlerin zulümlerinden, hukuksuzluklarından Allah’ın (cc) rızasına kaçmaktı. Şükür sağ salim ulaştık, bizim olmayan fakat kendimizi daha güvende hissedeceğimiz bir kara parçasına…

2 gün kampta kaldıktan sonra görevliler, güvenliğimiz için daha iyi olacağını söyleyerek bizi bir otele yerleştirdiler. Otel sahipleri sıcak insanlardı ve Türkiye’de yaşananlardan haberleri vardı.

Biraz samimi olup muhabbet etmeye başlayınca, bizleri rahatlatma adına sık sık “burada güvendesiniz endişelenmeyin, sizi buradan kimse alamaz, emin olun kim gelirse gelsin sizi ben saklarım” dedi otel sahibi. Günler geçtikçe yakınlığımız, muhabbetimiz ve güzel anılarımız arttı.

Bir gün bir ablamız üzerinde basketbol armalı bir polar giymişti. Otel sahibi kadının  dikkatini çekmiş olmalı ki, biraz da gülümseyerek “basketbola ilginiz var sanırım” dedi. Ablamız da tebessümle “bu oğlumun poları” deyince “neden birbirinizin kıyafetini giyiyorsunuz” diye sordu kadın. Ablamız da “şu an elimizdeki imkânlar bu, biraz idare edeceğiz galiba” deyince tekrar gülümsedi kadın. Ertesi gün elinde bir paketle geldi ve “iki kazak aldım, biri sana biri bana; ikiz oluruz belki” diyerek kibarca uzattı hediyesini. Çok duygulandık hepimiz.

Bir süre sonra kaldığımız otelin merkeze uzaklığı sebebiyle başka bir yere geçmemiz gerektiğini ve sonra da Atina’ya gideceğimizi söyledik. Otel sahibi kadın, Atina’da evinin olduğunu söyledi ve bizi oraya davet etti. Bizi “Sizin için en iyi olanın olmasını temenni ediyorum” diyerek uğurladı.

İkinci adresimiz küçük bir pansiyondu. Tek çocuklu bir aile olan ev sahipleri üst katta, bizde alt katta kalıyorduk. Onlar aşağıya inerken kapıdan selamla başladı muhabbetimiz. İngilizcemiz iyi olmadığından biraz hal dili, biraz da sevgi dili derken bu aile ile de arttı muhabbetimiz.

Zamanla yaptığımız yemeklerden birer tabak ikram ettik ev sahiplerimize. Bir süre sonra onlar da bir tabakla inmeye başladı ve her indiklerinde hikâyelerimizi dinlediler. Özellikle bir arkadaşımızın eşi ve 4 yaşında ki oğlunun Türkiye’de hapiste olduğunu duyduklarında gözleri doldu ve ortalığı bir sessizlik kapladı. Çok üzüldüklerini ve bu yaşananları anlayamadıklarını ifade ettiler. Artık medyadan Türkiye’yi daha çok takip etmeye, araştırmaya başladılar.

Ev sahibimiz daha sonra işlerimiz için gidip geldiğimiz yerlere kendi arabası ile bizi götürmeyi teklif etti. Nihayet beklediğimiz evraklar geldi ve pansiyondan ayrılacağımızı söyledik. Kendilerine birer küçük hediye vererek her şey için teşekkür ettik. Ev sahibimiz hediyesini alırken ağlamaya başladı ve “Sizler çok iyi insanlarsınız, umarım o kral hemen ölür de sizde sevdiklerinize kavuşursunuz” diyerek “benim ile gelin” işareti yaptı. Bizi evin yanındaki kiliseye götürdü, “bana duamda eşlik eder misiniz” dedi ve bizim için ağlayarak dua etti, bizler de gözyaşlarımızı tutamadık. Daha sonra bizi havaalanına kendi arabası ile bıraktı ve vedalaştık.

Bir kez daha anladık ki, dil bilmek çok önemli. Fakat hal dili, sevgi dili de birbirini tamamlayan faktörler. Şimdi bekliyoruz; kim bilir hangi denizlere yelken açacağız, Rabbim bize hangi ülkeleri görmeyi ve hangi insanlarla tanışmayı nasip edecek… Şunu biliyoruz ki çok güzel dostluklar bırakarak ayrılmış olacağız buralardan. Rabbim istikametten ayırmasın.

HALİT EMRE YAMAN

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here