AfSV’DEN YAPILAN HATIRLATMA ÜZERİNE… / Halit Emre Yaman

0
1364

15 Temmuz’dan önce Türkiye’de Hizmet Hareketinin sözcülüğünü yapan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın görevini dünya çapında artık AfSV (Alliance for Shared Values / Paylaşılan Değerler İttifakı) yapıyor.

AfSV, 11 Kasım’da yaptığı açıklamanın ardından 27 Kasım’da ikinci bir açıklama yaptı. Bu açıklamada Hizmet Hareketi müntesiplerine yıllardır uygulamış oldukları bazı prensipler hatırlatıldı.

11 maddelik açıklamada hatırlatılan prensipleri genel olarak şöyle sıralayabiliriz:

  • Yapılan faaliyetlerin kanunî ve ahlaki olması,
  • Kurumsallığın ön plana çıkarılması,
  • Şeffaflığa özen gösterilmesi,
  • Karar vericilerin hesap vermeye hazır olması,
  • Güven sarsıcı şaibeli işlerden uzak durulması,
  • Şartlar gerektirdiğinde veya zamanı geldiğinde herkesin yerini gençlere bırakması,
  • Karar alırken istişare kurallarına uyulması,
  • Hiç kimsenin kurumsal yapılar üzerinde tahakkümde bulunmaması,
  • Yöneticiliklerde sayı ve sürenin önceden belli olması,
  • Yönetim kurullarında liyakat ve çoğulculuğun sağlanması,
  • Yönetim kadrolarında bayanlara ve gençlere pozitif ayrımcılık uygulanması,
  • Yapılan faaliyetlerde yerel-genel dengesinin sağlanması,
  • Finansal konularda şeffafiyet ve kollektif şuurun öne çıkarılması,
  • Herkese yönelik Hizmetiçi eğitim ve denetlemelerin yapılması…

Bu açıklamanın Hocaefendi’nin bilgisi dâhilinde yapıldığını düşünüyorum. Dolayısıyla da 15 Temmuz’dan sonra yapılan eleştirilere karşı Hocaefendi’nin bir cevabı olarak algılamak mümkün…

Açıklamadan sonra birçok değerlendirme yapıldı; kısaca onlara da bir göz atalım: çay koyduk yeniden başlıyoruz, Hizmet’te saltanat bitiyor, metin tamam şimdi uygulamaya geçelim, yetmez ama evet, şimdiye kadar neredeydiniz?, Hizmet yeniden doğuyor, hele şükür, bu kurallar her zaman vardı, kulaklar doydu ama gözler aç, 10 yıl gecikmiş bir açıklama, Hizmet yeni bir evreye giriyor, putlar kırıldı, bayan değil kadın, çok güzel hareketler bunlar, bu sistem 2-3 yıldır zaten uygulanıyor, tarihe geçecek bir manifesto, devamı gelir inşaallah, hayal kırıklığına uğradım, çok eksikleri var, bu adeta bir anayasa, her şey çok güzel olacak, devamı gelmezse hayal kırıklığı olur, hadi hayırlısı, 50 yıldır bunlar anlatıldı ve yazıldı…

Görüldüğü gibi genel olarak açıklamaya olumlu tepkiler verilmiş. Açıklama yapıldıktan hemen sonra bir arkadaşım “40 yılın en önemli açıklaması” şeklinde değerlendirme yaptı. Haklı olmakla birlikte ona katılmadığımı söyledim. Çünkü bu maddelerin hepsini Hocaefendi yıllardır yazıyor ve söylüyor.

Üzülerek söylüyorum ki, bizler genel olarak okuma özürlüyüz ve Hocaefendi’nin sözlerini üzerimize almıyoruz. Okuma ve dinlemelerimiz farklı amaçlara hizmet etmeye yönelik… Bu ve benzeri problemlerimizi çözüme kavuşturduğumuzda gerçek manada “gönül eri” olabiliriz. Yoksa “durumu idare eden” sıradan bir insan oluruz.

Şu satırlara bir bakın lütfen…

Bizim hiçbir zaman terörle, anarşiyle, yolsuzlukla, gayr-i kanunî herhangi bir işle de alâkamız olmadı. Beni, Türkiye’yi ele geçirmeye çalışmakla suçladılar. Ben dünyevî hiçbir şeye talip değilim; dünyanın sultanlığını teklif etseler, gözümü o tarafa çevirip bakmam. (Sohbet-i Canan, 96)

İstibdat bir şahıstan alınıp tevzi edilse de yine istibdattır. Zira kuvvet hakta olmalı, kuvvetin hakkın elinde olduğu kabul edilmeli, fertler Hakk’a hesap vereceklerine inanmalıdır ki, en büyük başlar en küçük başlar karşısında eğilsin. (Enginliğiyle Bizim Dünyamız, 144)

Mü’min, tam bir güven ve emniyet insanıdır, karakterinin gereğini yerine getirmede de fevkalâde hassastır. İncinse de kimseyi incitmez, kendisine zulmedilse de o asla can yakmaz. (Örnekleri Kendinden Bir Hareket, 222)

Kendi akıllarına güvenip başkalarının düşüncelerine müracaat etmeyenler, dâhi de olsalar, muhakemeye önemli bir derinlik kazandıran meşvereti terk ettiklerinden dolayı akılsız sayılırlar. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 216)

Eğer dünya muvazenesinde yeniden denge unsuru olmak ve dünyanın kaderiyle alakalı kararlar alınırken gözünün içine bakılır bir millet hâline gelmek istiyorsak -ki, buna mecburuz- o zaman, hakkın, adaletin, istikamet ve güvenin temsilcileri olmalıyız… (Sonsuz Nur 1, 218)

İnsanlar, en az kırk sene bizi seyretmeli; hiç sapmadan, Cenâb-ı Hakk’ın rızası dışında bir beklentiye girmeden, doğru Müslümanlığı yaşamaya çalıştığımızı görmeli. İşte, böyle bir kıvamda olduğunuz zaman göreceksiniz, insanlık fevc fevc size müracaat edecek ve sizi siz yapan hakikatlere koşacak. (Kırık Testi, 93)

Evet, herkes kendi karakterinin gereğini sergiler; bazıları kendi karakterlerinin gereği olarak ona buna saldırırken ve önlerine geleni ısırmaya çalışırken, bize de kendi karakterimize saygılı olmak ve nezih üslubumuzu korumak düşer. Üslubumuz bizim namusumuzdur, manevi şahsiyetimizdir, aynamızdır. (Ölümsüzlük İksiri, 89)

Tabii ki, bir kadın, evine çok değer vermeli ve çoluk çocuğuna iyi bakmalıdır; fakat ailesini ihmal etmemenin yanı başında, onun da toplum hayatı açısından bazı vazifeleri vardır. O da, Sohbet-i Cânân meclislerine katılmalı, dinî ve ilmî müzakerelerde yer almalı, arkadaşlarıyla beraber dersler yapmalı; bu arada içtimaî hayatın ortak problemlerine çareler aramalı, bu gayeye matuf olarak akdedilen meşveretlerde fikir cehdinde bulunmalı ve dine hizmet edebilmek için her vesileyi değerlendirmelidir. (Vuslat Muştusu, 150)

İtibar ve güven, hizmet erleri için en geçerli akçe ve en büyük sermayedir. Güvenilirliğini yitirmiş bir mü’min, irşad vazifesini yaparken kendisine lazım olan bütün sermayesini kaybetmiş demektir. (Ölümsüzlük İksiri, 197)

İman ve Kur’ân hizmeti uğrunda yıllarını vermiş bir insan, bazen yapılan hizmetlerin inkişaf edip, arkadan gelen nesillerin bu işe sahip çıktığını görünce, kendi kendine: “Nasıl olsa yapılan hizmetler rayına oturdu. Âhenk çok iyi. Bize ihtiyaç kalmadı. Yapacağım bir şey yoksa burada durmam da abestir…” deyip bir kenara çekilebilir. (Prizma 3, 29)

Ne gelirse bize dâhilden gelir, / Haddini bilmeyen cahilden gelir. (Kırık Mızrap, 230)

Konuşması gerekli olan birine konuşma fırsatı verilmesi ve o ölçüde yararlı olamayacak kimselerin susması ahlâkî bir sükût olup, düşünce ve beyan pazarında haddini bilmeye delâlet eder. Konuyla alâkalı: “Bakırsa metâın sürme pazara ey ahî; / Bırak meydanı cevherfürûşân olanlara!” denilmiştir. (Kalbin Zümrüt Tepeleri 3, 58)

Hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri temsil ve idare alanının genişliğine göre Rabbine karşı şükür ve zikirde de daha hassas olmalı, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır… Evet, bazılarımız, kaderin bir cilvesi olarak liyakati olmadığı hâlde böyle bir konuma getirilmiş ise, en az on insan kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır. (Yol Mülahazaları, 38)

Falanın oğlu, filanın yakını diye liyakati olmadığı hâlde, önemli görevlere getirmeler, geçmişte işlenen büyük yanlışlıklardır, gelecekte de işlenebilir. İşlenebilir zira siz bu hizmetin erlerini ne kadar büyütürseniz büyütünüz, onlar sahabenin büyüklüğüne erişemez. Oysaki onlarda bile bu türlü inhirafların olduğu bir gerçektir. (Fasıldan Fasıla 3, 190)

Bence evrensel bir din bütün insanlar tarafından temsile açık olmalı; dünyanın neresinde olursa olsun liyakatliler gelmeli iş başına… (Fasıldan Fasıla 4, 100)

Bir cemiyet, üzerinde kurulup geliştiği felsefe ve manevî değerlere sımsıkı bağlı kaldığı müddetçe, ihtişam ve dinamizmiyle payidar olur. Kendine has bu diriltici iklim ve bu esaslı kaidelerden uzaklaşmağa başladığı andan itibaren de içten içe kokuşup çürümeye ve dağılıp gitmeye yüz tutar. (Buhranlar Anaforunda İnsan, 97)

Cemaatte, müsademe-i efkâr, müdavele-i efkâr yani fikir tartışması, fikir alış verişi sayesinde bârika-i hakikat ortaya çıkar. Bu sayede insan hayatına, kâinatın sırlarına ait nice gizli perdeler kaldırılır ve insanlar değişik duygulara uyanır. Bir fertte aynı şeyleri görmek oldukça zordur; hatta imkânsızdır. (Prizma 2, 188)

N’olur, genç kalın… Çocuklar gibi saf ve temiz kalın. Duyguda, düşüncede, inançta, amelde ve hizmette daima tertemiz olun. Ve devamlı ön saflarda koşun. Tıpkı küheylanlar gibi; hem de çatlayıncaya, kalbiniz duruncaya kadar ve başlangıçtaki halinizden hiç taviz vermeden hep koşun! Neylersin ki, elden gelmiyor işte. Geçmişte büyük yararlılıkları olanlar, gün geliyor, duyguda, muhakemede, mantıkta hizmet felsefesinde ihtiyarlıyorlar; ihtiyarlıyorlar ve turnikeye önce girmenin hakkını arıyorlar. Abilik sevdasına kapılabiliyor ve çeşitli şeytan tuzağı beklentilerin esiri ve zebunu olabiliyorlar. “Nerede bize saygı?” diyorlar. (Fasıldan Fasıla 3, 72)

Batı ile şu veya bu şekilde bir birleşme çok önemlidir. Batı ile entegrasyonun ayrı kazançları olacak. Amerika’yı yakın hissedeceğimiz yanlarıyla, yakın takibe alma ve değerlendirme, önemli şeyler bunlar. Bunlarla bu “altın nesil”i yetiştirebiliriz. Dünyada ilmi, teknolojiyi temsil eden bir genç nesil… Psikososyolojik açıdan da inanıyorum buna. (Fethullah Gülen Hocaefendi ile New York Sohbeti, 135)

Çağın müktesebatını çok iyi okuyan; okuyup farklı tespit ve tahlillere ulaşan, eşya ve hâdiselere daha engince, daha kucaklayıcı ve daha mahruti bakabilen insanlar yetiştirmeliyiz. Çünkü bu rehberler çok farklı kültür ortamlarının çocuklarıyla karşılaşacaklardır. Dolayısıyla insan, o anlayış ve kültürlerin, karşısına çıkardığı çeşit çeşit problemlere karşı hazırlıklı ve donanımlı değilse nakavt olur. (Yaşatma İdeali, 117)

Toplumu alakadar eden meseleler meşveret ister. Geniş platformlarda fikir teatisi ister. Şimdi eğer siz, meşveret etmemiş, kimseyle fikir teatisinde bulunmamış iseniz, hevâ ve hevesinizle milleti maceraya sürüklemişsiniz demektir ki, Allah bunun hesabını mutlaka soracaktır. Maalesef bugün âlem-i İslâm’ın dört bir yanında sürekli bu yanlışlıklar yapılıyor. (Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, 366)

Çok zeki ve akıllı, bilge insanlar bulunabilir; çalışkan insanlar bulunabilir; ama en önemlisi meşverete açık insanın bulunmasıdır. (Kırık Testi, 151)

Meşru ve hak olan bir hedefe ulaşmanın vasıtaları da yine hak ve meşru olmalıdır. Evet, İslâmî çizgide olanlar için her işte gaye-i hayalin meşru olması bir hak, o hakka ulaşmada başvurulacak vesilelerin meşruiyeti de bir vecibedir. (Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 33)

Sahiden sıdk ve emniyet üzere yaşıyor muyuz? Gizli-açık her halimizde sıdk u sadakatin rengi var mı? Özümüzle sözümüzü bir kılabildik mi? Çevremize emniyet telkin edebildik mi; güvenebiliyor mu insanlar bize? Yanlarında anıldığımız zaman hemen “Onun elinden, dilinden hiç kimseye zarar gelmez” diyebiliyorlar mı? İşte, bütün bu ve benzeri soruların cevabı müspet olmadan yapacağımız tebliğ hem dünya hem de ahiret hesabına akim kalmaya mahkûmdur. (Ölümsüzlük İksiri, 127)

İnsanlık için eskime ve kadavralaşma mukadderdir; ama kendini yenilemek de imkânsız değildir. Elverir ki katılaşmasına karşı ruhuna neşter çalan ele saygılı olunsun. (Asrın Getirdiği Tereddütler 1, 202)

Kendisi ile yüzleşmeyen, kendisini sorgulamayan; meydana gelen kusurları, işin başlangıcında veya realize edilme sürecinde kendi yaptığı hatalara bağlamayan bir insan sürekli dışta kusurlu arar durur ancak bir türlü ne suçluyu bulabilir, ne de o kusurlardan kurtulabilir. Fakat dönüp kendisine bakan, “Ben nasıl bir hata ettim ki, her şey yolunda giderken böyle bir problemle karşılaştık?” deyip kendini sorgulayan insan ise, Allah’ın izni ve inayetiyle, önündeki engelleri aşar ve yaptığı işlerde muvaffak olur. (Yaşatma İdeali, 27)

Bana göre bütün problemlerin çözümü, ancak problemsiz insanların eliyle olacaktır. Kendi problemlerini halletmiş, onları aşmış, imtihan unsurlarının hepsini ekarte edebilmiş insanların eliyle, fikriyle ve gayretiyle. Zira fert, kendi problemlerini aşamamışsa, o zaten kendisi problemdir ve toplum içindeki iktisadî, siyasî, içtimaî problemler hep ondan kaynaklanmaktadır. (Prizma 2, 168)

Basit bir taramayla Hocaefendi’nin eserlerinden yukarıya aldığım satırların AfSV’nin açıklamasından ne farkı var? Sorarım size; Hocaefendi bu düşüncelerini kime yönelik kaleme aldı? Bu kitapları geçmişte, kitaplıklarımızı doldurmak için mi satın aldık? Yoksa Hocaefendi para kazanmak için mi yazdı bu kitapları?

AfSV’nin açıklamasına şüpheyle bakanlar olabilir ama yukarıya aldığım satırlarla ilgili kimsenin şüphesi olmaz sanırım. Bugünlerde yaşadığımız problemlerin önünü alma adına yıllarca önce ortaya konan çözüm yollarından ne kadar da bîhaberiz…

İşte cevabını aradığım soru: “Neden asıl kaynaklarımıza müracaat edip problemlerimizi kendimiz çözmüyoruz da birilerinin bizi yönlendirmesini bekliyoruz? Bu halimizden dolayı birileri bize koyun deseler, haklı mıdırlar?”

Açıklamada denildiği gibi bu bir hatırlatma; yani bilinen şeyler… Peki, bunlar kim tarafından bilinir? Elbette Hizmet müntesipleri tarafından… Demek ki, bilmediğimizi veya unuttuğumuzu düşünen büyüklerimiz bir hatırlatmada bulunmuş. Eyvallah, öper başımıza koyar, devamını bekleriz…

Cevabını aradığım soruya kendimce bulduğum bazı cevaplar: Ahiret inancının zayıf olması, kolay olana kaçmak/meyilli olmak, taklitçilikten kurtulamamış olmak, emir mahiyetindeki ilk inen ayete itaat etmemek, muhasebe ve murakabe yapmamak, düşünmek ve tefekkür etmek gibi faaliyetlerin nasıl yapılacağını bilmemek…

Cümle ihvanımın bu düşüncede benimle ittifak etmeyeceğini bilirim… Bununla birlikte ne düşündüklerini de merak ederim…

HALİT EMRE YAMAN

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here