HİZMET’E DAİR CEVABINI ARADIĞIM SORULAR / Halit Emre Yaman

8
1795

HİZMET’E DAİR CEVABINI ARADIĞIM SORULAR

HALİT EMRE YAMAN

Dünyaya daha önce gelen dolayısıyla da Hizmete daha erken katılma imkânı yakalamış olanların başımızın üstünde yeri var. Allah, bir şekilde onların bize rehber olmasını murad etmiş demek ki… Ne var ki, bu payeyi pahalıya satmaya kalkışmak, “Nerede bize hürmet?” veya “Bu işin doğrusunu ben bilirim” havasına girmek en hafif tabirle saygısızlıktır; hem kendisine itimat edenlere hem de Hizmet düsturlarına… Allah katında insanın kıymeti ne iledir? Yaş mı, eğitim mi, makam mı, yoksa takva mı?

Sevgi, muhabbet, hoşgörü ve hal diliyle insanların gönlünü fetheden Hizmet erlerinin kalbinde düşmanlığa yer olmamalıdır. Husumete vaktimiz olmaması gerekirken özellikle sosyal medyada kendini gizleyerek hem Hizmet’e hem de müntesiplerine karşı saldırgan tavır takınan arkadaşları anlamak mümkün değil. Ne tür bir mağduriyet yaşamışlar olsalar da bu mudur usul? Bu mudur üslup?

Efendimiz (sav) vazifesini 23 yılda tamamlayıp, toplumu belli bir seviyeye getirmiştir. Allah, kendisini insanlara bir anda kabul ettirmek isteseydi en sevdiği kulunun 23 yıl boyunca sıkıntı yaşamasına müsaade eder miydi? Hal böyleyken Hizmet’ten beklenen neticenin gerçekleşmesi için birkaç neslin geçmesini beklemek gerekmez mi?

Bazen aç, bazen susuz, çoğu zaman da parasız ama her zaman imanlı, ümitli, azimli, ihlaslı adanmış insanlar Efendimiz’in (sav) adını duyurmak ve gönüllere girmek için dünyanın dört bir yanına gittiler. 15 Temmuz’dan sonra ne oldu da bu mucizevi destanı yazanlara ve destekleyenlere karşı başlatılan soykırıma alet olduk? Neden kâfir ve münafıkların ekmeğine yağ sürüyoruz?

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri devletin iç düşmanları bir türlü temizlenemedi. Dün Alevi, komünist, solcu, Kürt, dindar, Kemalist zulme uğrarken bugün topun ağzında Hizmet Hareketi var. Hayat hakkı tanınmayan diğer gruplar gibi biz de kısmen içimize kapanık bir hayat yaşadık. Tamam, biz kendimizi yeteri kadar anlatamamış olabiliriz, yanlış anlamalara sebep olmuş olabiliriz. Peki muhataplarımız? Hakkımızda peşin hüküm verip bizi ademe mahkûm edenlerin hiç mi suçu yok?

Bırakın Doğuyu, Batı medeniyetinde dahi daha önce görülmemiş bir şekilde insanlık adına yapılan güzel hizmetler var. Bunun sosyolojik ve antropolojik incelemesi yapılmadan sadece oryantalist bakış açısıyla Hizmet’e yönelik eleştiriler yapmak ne kadar doğrudur?

Sırtını herhangi bir güç odağına dayamayan Hizmet Hareketinin maddi-manevi kaynağı Anadolu’dur. Türk-İslam kültürünün güzelliklerini dünyanın dört bir yanında sergileyen bu gönül erlerine dünyayı sömürmekte olan güç odaklarının bigâne kalması söz konusu olamaz. Bin bir tane ayak oyunu bilen şeytanlaşmış bu insanların Hizmet’e yönelik kumpaslarını görmezlikten gelerek ileri-geri konuşmak ne kadar doğrudur?

Ahiretin ne olduğunu bilmeyen, her şeyi dünya olanların Hizmet’i anlaması kolay değildir. Hele bir de yollar kesiştiğinde bunların Hizmet’e düşmanlık etmesi, bedel ödetmeye çalışması ve öç alma isteği kaçınılmaz olur. Keşke hatasız kullar olabilsek ama ne mümkün? En küçük şeyi aleyhimize kullanmak için fırsat kollayanları neden görmüyoruz? Yaşananlara neden bu perspektiften bakmıyoruz?

Hizmet’te şahıs yoktur, neferlik vardır… Üstad’ın “Said yok…” dediği gibi Allah rızası için koştuğumuz bu yolda nefislerin, enâniyetlerin, hevâ ve heveslerin dili olmamalı, yalnızca hakikat konuş(ul)malıdır. “Ben, ben” diyen hangi abi veya hoca olursa olsun bu tevhid davasında şirke girer. Nasıl oluyor da, yıllarca hizmet ettiği halde bu basit düsturu sindirememiş insanlar var?

Bediüzzaman hazretleri “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ” veya “Sen kendini racül-i fâcir bilmelisin” sözlerini kime söylemiş? Hocaefendi, “Allah’ın rızasını kazanma maksadıyla insanlığa hizmet etmek dışında bir niyet asla taşımıyoruz.” demesine rağmen neye dayanarak kendimize özel misyon biçiyoruz?

Gayr-ı memnunların, saldırganların insanlığa faydası hiç olmamıştır. Spartaküs de, Cengiz Han da arkasına bir yığın insan toplamış ama yakıp yıkmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Mevlana gibi, Yunus Emre gibi Efendimiz’in (sav) çizdiği sırat-ı müstakimde gitmek varken bazı arkadaşlarımız yaptıkları hizmete neden gizem katarlar? Bunu yaptıklarında nefisleri mi terbiye etmiş oluyorlar yoksa enâniyetlerini mi kabartıyorlar?

Öncelikle kendimize “Kaç insanın katilisin?” veya “Kaç insan sana takılıp kaldı da hakikati bulamadı?” diye sormak ve bu endişeyi her zaman taşımak varken neden başkalarının bu tür hallerinin çetelesini tutuyor ve ikide birde dile getiriyoruz?

Sahabe efendilerimiz Mekke’de yoğruldu, Medine’de pişti ve ondan sonra dünya sahnesine çıktı. Demem o ki her şeyin bir zamanı ve evreleri vardır. İçinden çıktığımız topluma göre biraz daha iyi olduğumuzu iddia ettiğimiz halde neden bu gerçeği göz ardı ediyoruz? Neden beklentilere giriyoruz?

Yanlış hesaplar peşinde olanlarla alâkamız yok ama maalesef hüsnü zannımızdan dolayı aramıza bu tipler giriyor. Tamam, “devlet değiliz ki ceza verelim, mafya değiliz ki topuğuna sıkalım”. Lâkin bu tiplerin “gönül koymaktan” anlamaları da mümkün olmadığına göre bu hep böyle mi gidecek? Onlar yüzünden bu güzel hizmetin karalanmasına sessiz mi kalacağız?

İç içe imtihanların olduğu bir dünyadayız… Kimimiz korku, kimimiz gelecek endişesi, kimimiz şöhret hastalığı, kimimiz bencillik girdabı, kimimiz de ailemizle imtihan oluyoruz, olacağız. Elenenler oldu, bundan sonra da olacak. “İmtihan görmemiş ölü gönüllerin ve ham ruhların, nefisleri adına insanlığa yükselmeleri bahis mevzuu olmayacağı gibi, içinde yaşadıkları topluma da en küçük bir menfaatleri dokunmayacaktır.” Başka bir ifadeyle hiç dişi, başı ağrımayan hazırcılarla bu Hizmet kervanı yürümez. Düşe kalka da olsa imtihanların üstesinden gelmek mümkünken neden kazanma kuşağında kaybedecek işlere tevessül ediyoruz?

Dünyada pek olmasa da Türkiye’de kırılmış bir imajımız var. Bunun tamiriyle ilgili olarak her birimiz “Ne yapmamız gerekir? Nasıl telafi ederiz? Gönüllere nasıl tekrar gireriz?” derdini, sancısını taşımıyorsak ve mağdurlarımıza sahip çıkacak işler yapmıyorsak nerede kaldı kardeşliğimiz?

Önce kendimize sonra da etrafımıza bir bakalım, kaçımız düşmekten korkuyor? Düşersem beni kurtarsın diye kaçımız hayırhah edindik? Gevşeklik, ülfet, günaha meyil korkumuz hiç mi yok? Neden yeri geldiğinde ikaz edilmeye ve kulağımızın çekilmesine razı olmuyoruz? Elimizden tutup bizi sahili selamete çıkarmak isteyenlere neden sırtımızı dönüyoruz?

“Yâ Rab, vücudumu o kadar büyüt ki, Cehennemi ben doldurayım, oraya başka kulun girmesin!” diyen Hz. Ebubekir (ra) ile “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım…” diyen Üstad bize ne güzel kılavuzluk yapmışlar. Buna rağmen nasıl oluyor da Allah yolunda biraz cefa gördük diye birilerini münafık ilan ediyor ve cehenneme gönderiyoruz?

Suç işlemek, günaha girmek veya hata yapmak kötü fiillerdir. Bu fiillere mazeret bulmak ise daha kötüdür. Bahanelerin arkasına sığınarak kendini temize çıkarmaya çalışmak, tevillerde bulunmak ve bu şekilde insanları kandırmak, vebali daha da katlamak demektir. Allah aşkına cevap verin, bütün bunlar hesap gününde önümüze konmayacak mı? O zaman neyin arkasına sığınacağız? Yoksa ahiret inancımızı mı kaybettik?

“Müsademe-i efkârdan, barika-i hakikat doğar.” dedik, durduk yıllarca. Tek bir ferdin bunu yapamayacağı aşikâr olduğuna göre el ele verirsek hep birlikte kâinatın sırlarına ulaşabilir veya insanların gönlüne girmenin yeni yollarını bulabiliriz. Zira fert, dâhi olsa bile günümüz şartlarında her zaman yanılabilir. Buna rağmen haddini bilmeden, olayların künhüne vakıf olmadan, kendinden bahsettirme şehvetiyle ortaya çıkmak nedir? Ardı arkası kesilmeyen manipülasyonların kol gezdiği günümüzde insanın duyduğu şeyin doğruluğunu teyit etmeden duyurması neyle izah edilebilir?

Sosyal medyada diyalektik yaparak insanlara bir şeyler anlatmak veya faydalı olmaya çalışmak çok zor. Hele Hizmet’i anlatmak zorlardan da zor. Öyle insanlar var ki paylaştığınız masum bir çiçek resminden bile saçma sapan manalar çıkarıp sizi yerin dibine batırmaya çalışıyor. Hal böyleyken bazı meşhur abilerin yanlış anlamaya sebep olabilecek şekilde Hizmet’e dair paylaşımlarda bulunmaları hangi akla hizmet etmektedir? Yorumlardaki hakaretlerden hiç mi rahatsız olmaz bu abiler? Ve neden bunun muhasebesini yapmazlar?

1440 yıldır Müslümanların maruz kaldığı eza ve cefalar göstermektedir ki “yolun kaderi” buymuş. Bunu bilmeme veya duymamış olma bahane değil. Yaşadıklarımızın dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların yaşadıklarından farkı nedir? Bu durumda Hizmet’in maruz kaldığı zulümlerin sebebini sadece abilerde ve hele hele Hocaefendi’de aramak ne aymazlıktır?

Nasıl ki, hastalığı teşhis etmeden tedavi etmeye kalkmak, yanlış bir davranıştır, aynen öyle de Hizmet’in başarı veya başarısızlığını maddi kıstaslarla ölçmek de aynı derecede yanlıştır. Hizmet bir parti veya dernek midir ki başarısını müntesip sayısı veya açtığı kurumların sayısı ile ölçelim? Yapılan hizmetlerin karşılığını Allah vereceğine göre yolda kalanlara veya kapatılan müesseselere bakarak hüküm vermek ne kadar doğrudur?

Maalesef, insanlarda kusur arama ve onları kusurlarından dolayı sorgulama hastalığımız var. Aslında sorgulanması gereken kendi kusurlarımız olmalıdır. Beğenmediğimiz insanları gaflet, dalalet ve hatta hıyanetle suçlarken neden kendimize bakmıyoruz? Onların -varsa bile- bu hallerini gıybet yapmak suretiyle dile getirmektense neden ıslahları için dua etmiyoruz?

“Rica ederim, söyleyin! Emin misiniz size düşen her şeyi yaptığınızdan; hareket ve faaliyetlerinizi hep doğru yolda sürdürdüğünüzden; irade gücü ve iç mukavemetinizden; bayraklaştırdığınız dava ve düşünceyi tam temsil ettiğinizden? Yaptığınız her işin yerinde olduğunu; düşüncelerinizin, kin, nefret, garaz gibi kötü huylarla zedelenmediğini; plân ve projelerinizin hata kabul etmez bir buudda tanzim edildiğini iddia edebilir misiniz?”

Aksiyon öncelikli düşünce yapısına sahip bir hareket olarak kendimizi tarif etmemize rağmen neden değişen şartlar karşısında mevcudu değerlendirip alternatif plan ve projeler ortaya koymuyoruz? Dünyaya açılmış ve birçok kültürle tanışmış olmamıza rağmen neden “Şunu da yapabiliriz…”, “Şöyle bir şey de olabilir…” diyerek Allah’ın verdiği akıl ve düşünme nimetlerinin hakkını eda etmiyoruz?

Yoksa bu nimetleri bir yerde tembel tembel oturarak ve nefsimizle baş başa kalarak mı değerlendiriyoruz. Hal böyleyse orada karanlık düşünceler, karanlık konuşmalar olur ki, şeytan bunu fırsata çevirerek fitne ve fesat tohumlarını serper.

Bizler, boşlukta yetişmiş, buhranlı bir dönemin çocuklarıyız. İyi bir insanın yetişmesinin zor olduğu bir devirde, dikenler arasında gül olma gayretleriyle büyü(tül)müş zavallılarız. Elbette kusurlarımız olacak ve çok sürçeceğiz. Düştüğümüz yerden kalkmak, iyi mümin olmanın gereğidir.

Bu yüzden bırakalım yalanı-dolanı ve kendimizi kandırmayı… Doğru olalım… Doğru üzerine bir dünya kurmaya karar verelim… Hiç yalan söylemeyelim ve hiçbir yıkıcı harekette bulunmamaya söz verelim. Hak ve hakikat adına gerçekten samimî olmaya bakalım. Yoksa bize bu sıkıntıları yaşatanlardan ne farkımız olur ki…

Bizden ziyade dine düşman olanlar veya bizi hazmedemeyen hazımsızlar, çamur atsalar bile, günü gelince adalet mutlaka tecelli edecektir ve muvakkaten kaybedilen şeyler bir hamlede geri kazanılacaktır. Elverir ki her şeye rağmen istikametten ayrılmayalım.

Şimdi gelin hep beraber ağlayalım! Ruh ve kalbimizin ölümüne ağlayalım… Günahtan ürkmeyişimize ağlayalım… Önümüzdeki korkunç yangına rağmen hala şahsi hazlarımızı düşünüyor olmamıza ağlayalım… Yaşanan mağduriyetleri görmezlikten gelişimize ağlayalım… Hapisteki bebekleri kendi çocuğumuz kadar düşünmeyişimize ağlayalım… Bunca zulme rağmen hissizliğimize ve hareketsizliğimize ağlayalım…

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

8 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here