MEDRESE-İ YUSUFİYE

0
937

İnsan ne yoksulluktan ne sürgünden ne hapisten ne de ölümden ve ne de zalimden korkmalıdır. İnsanın korkacağı yegâne şey Allah’a hakkıyla kul olamamak olmalıdır.

Gönlü Allah sevgisi ile dolu insan için fakir olmak, zenginlik demektir; gurbete düşmek, Hizmet edecek yeni beldelere ulaşmaktır; Medrese-i Yusufiye’de konaklamak, hem nefis terbiyesi hem de ruhun olgunlaşması için vesiledir, ruhunun ufkuna yürümek şeb-i aruzdur; zalime karşı dimdik durmak ise insan olmanın gereğidir.

Öyle zamanlar ve öyle beldeler vardır ki akıllı, başarılı, namuslu ve dindar olanlar için huzurlu tek yer hapishanedir. Türkiye’de yaşananlara bakınca ister istemez, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine hak veriyor insan… “Allah’ı tanıyan ve itaat eden, zindanda da olsa bahtiyardır; O’nu unutan, sarayda da olsa zindandadır, bedbahttır.”

Baskılar, aleyhte propagandalar, mesnetsiz isnatlar, iftiralar, tehditler, hapisler, komplolar, türlü türlü entrikalar, işkenceler ve hatta cinayetler kendi düzenlerini sürdürebilmeleri için bütün diktatörlerin devamlı başvurdukları yöntemlerdir. Allah’a iman, kul hakkı, hoşgörü, diyalog, insan hak ve özgürlükleri onlar için hiçbir anlam taşımaz.

Adalet, hürriyet, evrensel değerler ve insanca yaşama adına yapılan her çağrı, diktatörler ve onun avaneleri için mülklerine, saltanatlarına ve hâkimiyetlerine yönelik bir tehdit manasına gelir. Dolayısıyla da, söylenen sözler onu övmüyorsa, savunulan ve ardına düşülen onların hakları değilse, yükselen ses kime ait olursa olsun hemen boğulmalıdır.

İnsanlıktan nasibini almamışlar için bu kural dün olduğu gibi bugün de geçerliliğini sürdürmektedir.

***

Bir telefonla başladı yolculuğum; “ablanız gözaltında, onu bırakmamız için gelmeniz gerek”, dediler. Nezaret eşyalarını ardından da cezaevinde kullanacak olduğum eşyalarımı hazırlayıp karakola gittim. Dokuz gün sonra çıktığım mahkeme beni adli kontrolle serbest bıraktı, şaşırdım ama çok sevindim.

Eve geldiğimde teheccüd vaktiydi. 7 yaşındaki oğlum, ben yatsı namazını kılarken yarı uyur vaziyette gelip seccademin yanına yattı, bu tabloyu hiç unutamıyorum.

Sekiz gün sonra eşimi ziyarete cezaevine gitmiştik ki ikinci kez yakalama kararı alınmış. Yanımda oğlum vardı, yalnızdık… 3 silahlı asker ve başlarındaki komutan, adımı yüksek sesle söyleyip yanımıza geldiler. Bütün salon, gardiyanlar ve oğlum bana bakıyorlardı.

“Sizi almamız gerekiyor” diyen komutana bir şey diyemedim. En son oğlumun “N’olur annemi almayın, onu benden almasanız olmaz mı? Anne gitme beni bırakma…” çığlıklarını, ağlayışlarını ve salondaki herkesin gözyaşlarıyla bizi izlediklerini hatırlıyorum. Sonrası Medrese-i Yusufiye…

Oranın havası suyu çok farklıydı, sanki Rabbim ayrı bir sekine indirmiş gibiydi koğuşlarımıza. Herkesin farklı bir hikâyesi vardı. Tepeden tırnağa soyularak arama yapılanlar, işkenceden dolayı bacağı moraranlar, 4 aylık bebeğinden ayrılmış emzikli annelerin sütlerini lavabolara dökmeleri, koğuşa yeni bebekler gelince de sütlerini diğer çocuklara içirmeleri, doğumuna iki hafta kalmış arkadaşın gözyaşları içinde kantine yeni doğan bezi yazması, cezaevinde yapılan nikâhlar ve daha birçok acı hatıra… Ama yine de herkeste bir sabır vardı “Bu da geçer ya hu” diyordu diller.

Aynı düşünce yapısına sahip olmadığımız çok farklı kişilerle tanıştık orada. Alevi bir ablamız vardı; ilk geldiğinde bize suçlu gözüyle baktığını sonradan kendisi söyledi. Bir süre sonra başı açık, kısa kollu ve pantolonla namaz kılmaya başladı. Bu, zamanla uzun kol, yarı kapalı baş, etek ve 2 rekâtlık namazdan farz namazlara geçiş oldu… Daha sonra ablamız başını tam kapattı,  namazı da tam olarak kılmaya başladı. En son “Kızlar fazla çalar saatiniz var mı, sabah bazen namaza uyanamıyorum” diyordu…

Ablamız namazlarını tam kılmaya başladıktan sonra Kuran öğrenmek istedi. Arkadaşlar hemen yardımcı oldular ve kısa sürede öğrettiler. Kur’an’ın ilk sayfasını okuduğu gün mahkemesi vardı ve tahliye oldu. Çıkarken söylediği son sözleri  “Hepiniz çıkacaksınız, namazlarımı bırakmayacağım, sizleri çok seviyorum ve hepinize dua edeceğim” oldu…

Beni derinden etkileyen başka bir ablamız daha vardı. Dine dair hiçbir şeyle alakası yoktu ve bizi terörist olarak görüyordu. Bu ablamız da hiçbir faaliyetimize katılmazdı. Bizlere de kızar “adınızı verip çıkacağım” derdi. Çok geçmeden eşinin akciğer kanseri olduğu haberini aldı. Tüm koğuş defalarca ablanın eşi için hatimler indirdik, şifa tesbihleri dağıttık, fetihler okuduk…

Bir süre sonra ablamız eşinin biyopsi sonucunun iyi huylu olduğu haberini aldı ve kalbi de bize ısındı. Allah büyük,  O (cc) bir şeyi murad ettiyse bunu kimse engelleyemezdi. Bu olaydan sonra ablamız herkesten daha çok cüz alarak hatimlerimize ortak oldu, herkesten daha çok tesbih çekti ve her gün bir haftalık kaza namazı kılmaya başladı. 10 ay sonra tahliye oldu. Koğuşun kapısından çıkmadan en son söylediği cümle “Benim ailem, çocuklarım, eşim sizlersiniz ve çocuklarınız bana emanet artık” oldu.

Yaşadıklarımız pek hoş olmasa da Rabbimin perde arkasında kazandırdıkları ne kadar da büyük!

Bir ara adli suçlu insanları 1 ay süreyle yanımıza koydular. Sonradan öğrendik ki amaçları bizim içerde ne yaptığımızı öğrenmekmiş. Geçen süre içinde birçok adli suçlu namaza ve Kur’an öğrenmeye başladı. Bu durumdan rahatsız olan hapishane yönetimi uygulamayı iptal edip onları başka koğuşa yerleştirdi.

Şimdi düşünüyorum da fuhuş, esrar, cinayet gibi suçlarla yatan insanlara başka türlü nasıl ulaşılabilirdi ki? Acısıyla da güzeldi oralar… Farklı bir havası vardı ama kayıp düşmek de çok kolaydı.

Hapishanenin, insanın hürriyetinin kısıtlanması, sevdiklerinden uzak olması gibi olumsuz yönleri olsa da, günaha karşı kapalı bulunması, yapılan ibadetlerin ihlaslı olması ve riyanın karışmaması gibi yönleriyle terakkiye çok müsait yerlermiş.

Bence oraların imtihanı çok okumak, çok ibadet etmek değil… Zaten bunlar için her zaman yeterince vakit var. Oraların imtihanı isyana düşmemek ve kaymamaktı. Rabbim tüm kardeşlerimizi muhafaza etsin! Dışarının imtihanı da kelle koltukta koşturmak, evrâd ü ezkarı elden bırakmamak sanırım.

Allah bizleri zayi etmeyecek, buna Allah’ın varlığına inandığım gibi yürekten inanıyorum. Beni üçüncü kez de alsalar, yine de sıkıntı yok, gider yine yatarım. Ama Rabbim en yakın ve hayırlı bir zamanda bu zulmü bitirsin diye dua ediyorum.

Sizler de kardeşinizi dualarınızda unutmayın…

Selametle…

***

Bu dünyada bir güzellik yaşanacaksa onu ancak derdini sevenler gerçekleştirecektir. Çünkü ne tür badirelere maruz kalırlarsa kalsınlar onların üzerlerine “sekîne” iner. Hapisler, sürgünler, işten çıkarılmalar, ölümler kayyımlar, diktatörler onları yıldıramaz, ürkütemez, korkutamaz. Zaman zaman düşseler de kalkarlar ve yine de hedeflerine yürürler. En yakınındaki insanlar ve hadiseler aleyhlerinde olsa bile asla ümitsizliğe düşmez, günü geldiğinde o devranın çark edeceğini bilir ve sabırla beklerler.

Onlar öyle korkusuz yiğittirler ki, cellat kılıklı tiran polisleri gelip kapılarına dayansa, paniğe kapılmaz ve hizmetlerine devam ederler, çünkü onlar itminan dolu bir hayat yaşamaktadırlar. Tarassutlar, sürgünler, hapisler onları davalarından vazgeçiremez.

İbrahim olmak isteyen, ateşe atılmaya razı olmalı, Yusuf olmak isteyen hapishaneye uğramalı, dava adamı olarak ölmek isteyen ise havari gibi yaşamalıdır. Bunlar birbirinden ayrı düşünülemez. Şehadet istemek ama can pazarına gelmemek! Olacak şey mi bu? Şimdiye kadar olmamış, bundan sonra da olamaz!

Son söz Zübeyir Gündüzalp Ağabeyden… “Biz, iman ve İslamiyet hizmeti uğrunda zalimlerin zulmüne maruz kaldığımız vakit, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz. Görünüşü hürriyet, hakikati istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa, Hizmet-i Kur’aniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehid olmayı büyük bir lütf-u İlahi biliriz.”

HALİT EMRE YAMAN

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here