Tekke Aşı…

0
384

Emine Hanım, hüzün deryasına yelken açmış vaziyette yeni taşındıkları apartmanlarının penceresinden dışarıya bakıyordu. Belli belirsiz düşünceler içindeydi. Büyük şehirler onu hep bunaltıyordu. Sıkışık apartmanlar arasında nefesinin kesildiğini hissediyordu. Birbiri ardına geçen arabaların gürültüleri yetmezmiş gibi insan kalabalığının yorucu ikliminde yaşamak ona iyi gelmiyordu. Eşinin işinden dolayı, Emine Hanım ve ailesine de böylesine boğucu bir şehirde yaşamak düşmüştü. Bu şehirde taşınmak zorunda kaldığı kaçıncı evdi.  Her yeni yer bir öncekini aratıyordu. Yan yana, üst üste sıralanmış kutularda yaşamak çok da hoş gelmiyordu. Bu soğuk binaların içinde bazı duygular da sanki kayboluyor gibiydi.

Bir ara küçücük, demir parmaklıklarla çevrelenmiş bahçede oynamaya çalışan çocuklara baktı. Ne oynuyorlardı? Küçücük alanda ne oynanırdı ki… Birden hayallere daldı ve çocukluğuna doğru gidiverdi.

Emine Hanımın çocukluğunun geçtiği yer küçük bir ilçeydi. Herkesin kendine ait müstakil evi vardı. Kimisi iki katlı kimisi de tek katlıydı. Herkes kendi evlerine ait bir bahçenin yanında, bir de olabildiğine özgür dolaştıkları sokakların sahibiydi. Sürekli dayanışma ve yardımlaşma içinde olan insanlar arasında büyümüştü. Oysa şimdi, evinin kapısından dışarı çıktığında, buz gibi kapılar karşısına dikiliyor karşılaştığı insanların çoğu selamını almadan ya da selam vermeden öylece geçip gidiyordu. “Çocukluk mu güzeldi, çocukken mi güzeldik” diye düşündü. Sonra yüzünde imkansızı arzulamanın ifadesi beliriverdi. “Bir sabah uyandığımda kapımızı çalan çocukluğum olsa ve hep bizde kalsa” dedi. Hep anıların da kalmıştı çocukluğu, herkesin hayatında olduğu gibi. Özlese de, ağlasa da artık çocuk olamayacaktı.

Çocukluğunda, günün ilk ışıklarıyla uyanıp, akşam ezanıyla eve girerlerdi. Yakan top ile başlayan oyunları lastik topla “bir, iki, üç buçuk” der zıplar, ardından kan ter içinde saklambaç ile devam ederlerdi. Sokağın ortasında seksek oynadıkları çizgiler hep orada dururdu. Bacaklarına geçirdikleri iplerin arasından atlar, azar azar yükselterek atlamayı zorlaştırmaktan büyük zevk alırlardı. Arada bir pencereden sarkan Zarife Teyzenin sesi duyulur “çocuklar az bi sessiz olun gııı, eneeee bu ne? dır dır  bi uyutmadınız “ diye onlara çıkışırdı. Bu ses onların alıştığı ninni sesi gibiydi. Zarife Teyzeleri bazen sinirlenip toplarını keserdi ama yine de Zarife Teyze onları, onlar da Zarife Teyzelerini çok severlerdi. Sokak kapılarının önünde oturan anneleri, pencerelerden sarkıp yan komşusuyla saatlerce konuşan teyzeleri, akşam evlerine yorgun argın gelen babaları arasında güven içinde büyümüşlerdi. Âdeta huzur mahallelerinin her yanını çepeçevre sarmıştı. Öyle hissederlerdi.

Emine Hanım, yanına yaklaşıp onunla birlikte dışarıyı seyretmeye başlayan on yaşındaki oğlu Yusuf’a çocukluk anılarını anlatmaya başladı. Anlattıkça o günlerin heyecanı özlemle karışık oğlunun gözlerine de yansımıştı. Kocaman kahverengi gözleri arada bir açılıyor “gerçekten mi” diyerek şaşkınlık ve hayret içeren ifadelerle annesine bakıyordu. Bir ara sohbetlerine on üç yaşındaki diğer oğlu Abdullah da katıldı. Abdullah bazen annesinin anlattıklarına tatlı tatlı gülüyordu. Bazen de neden bizim çocukluğumuz böyle geçmiyor diye hafiften hayıflanıyordu. Uzun müddet sohbet ettiler.

Emine Hanım bir ara çocukluğunun en güzel adetlerinden olan tekke aşından bahsetti. Mahallede mübarek günlerde tavuklu nohutlu pilav yapılır, mahallenin bütün çocukları pilavın piştiği evde toplanır ve gülüşerek döke saça o pilavı afiyetle yerlerdi. Sonra da o küçücük masum ellerini kaldırarak hane sahibinin dualarına olabildiğince bağırarak “amiiiin” derlerdi. Hane sahipleri bundan çok memnun olur bu saf çocukların hürmetine dualarının kabul olacağına inanıp çok mutlu olurlardı. Emine Hanım oğulları Yusuf ve Abdullah’a tekke aşının hikayesini anlatınca sanki o günleri tekrar yaşamış, heyecanlanmıştı. Nedendir niçindir bilinmez, çocukluğunu özlüyordu işte. Çocukluğu özlemek, istediğin ama sahip olamadığın ya da sahip olduğun ama kaybettiğin her şeyi hatırlamak gibiydi. Emine Hanim kocaman olmuşken bile çocukluğundan kalan bir oyuncağa sarılarak ağlıyor gibiydi. O, bu düşüncelerle hüzün ve heyecan içinde karmaşık anlar yaşarken oğlu Abdullah’ın sesi ile yaşadığı zamana geri dönüverdi.

Abdullah “Anne tekke aşını biz de evimizde yapsak, apartmandaki bütün çocukları çağırsak olmaz mı? “dedi. Oğlunun gözlerinde kendi çocukluğunu gördü. Kendi kendine “ neden olmasın ”dedi. “Madem çocukluğumuza geri gidemiyoruz o zaman onu şu ana getiririz, diyerek oğullarına döndü “hadi bakalım, o zaman hep beraber tekke aşı yapıyoruz. ”dedi.

Emine Hanım mutfakta hummalı bir çalışma içine girdi. Oğulları Yusuf ve Abdullah da apartmandaki dairelerin kapılarını tek tek çalarak çocukları evlerine davet ettiler. Bütün komşular bu daveti önce şaşkınlıkla sonra da memnuniyetle karşılayıp çocuklarını getireceklerini söylediler. Abdullah ve Yusuf’un yüzlerindeki mutluluğu gören Emine Hanım özgür ve eğlenceli geçen çocukluğunun yansımalarını çocuklarının gözlerinde bir nebze olsun görür gibiydi.

Tekke aşı hazırlanmıştı. Artık bu hane, amin diyecek saf ve günahsız avuçları bekliyordu. Herkesin heyecanla beklediği an geldi ve evin içine irili ufaklı çocuklar doluşuverdi. Emine Hanım bir an çocukluğundaki cıvıltılı sesleri duyar gibi oldu. Bazı çocukların yanında anneleri de gelmişti. Emine Hanım yeni komşularıyla samimi bir ortamda tanışma imkanı da bulmuştu. Tekke aşının hikayesini dinleyen komşular oldukça memnun gözüküyordu. Tavuklu nohutlu bulgur pilavını ve üzerine çikolatalarını da yiyen çocuklar çok neşeliydiler. Hepsi aynı anda konuşan çocukların sesi, evin içinde uğulduyordu. Emine Hanım dua etti ve bütün çocuklar amin dedi. Gözleri dolan Emine Hanım bu fikri veren oğullarına teşekkür etti.

Çocuk olsam yeniden. Bir tek düştüğüm için acısa içim. Ve kalbim, çok koştuğum zaman çarpsa sadece.” Cemal Süreya

Zeynep ÖNCÜ

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here