”Kavuşmak Ötelere Kaldı”

0
384

“Uğursuz bir hava çökmüş

 Üstüne memleketimin

 Uğursuz ve karanlık

 Çocuklar gülmemiş artık

 sessiz sessiz ağlamış analar”

                                     ATİLLA İLHAN

 Memleketten ayrılmak zorunda oluşum hayatımın en hüzünlü sahnesiydi. Bir de üzerinde sana ait olmayan yafta ile ayrılmak acımın üstüne acı eklemişti. Neydi üzerime vurulan yafta? Eli silahlı, masumların canına ve malına kasteden, etrafa korku salan insan bozması bir canavar olmakla suçlanıyordum. Yani bana terörist demişlerdi. Ben ki vatanı için canını feda edecek sıradan bir insandım. Hayatımda filmler dışında hiç silah görmemiştim. Böceği bile öldürmeyi kendime vebal saymıştım. Ağaca, çiçeğe hatta ota bile zarar vermeyen, terörist olmakla suçlanmıştım. Zaman denen şey, meğer gidenleri geri getiren değil, var olanı götüren şeymiş.

Ülkemde bu yafta ile savrulup durdum. Nefes almayı bile bana ve benim gibi nicelerine çok gören canımdan aziz milletim, beni yaban ellere yelken açmaya mecbur etmişti. Benim gibi aynı kaderi paylaşan bir grubun içine katıldım. Bana vatan toprağını haram görenlere bin bir ah ederek ayrıldım sıladan. Gecenin gafleti herkesi sarmışken Meriç’in soğuk sularında herkes gibi biz de meçhule yelken açtık. O an yüreğimin denizinden kuşlar, bir bir uçup gitmişti.

Karşı kıyıya ulaştığımızda geriye dönüp baktım. Ülkemin kokusunu içime çeker gibi baktım. O tarafa, oraya… Canımın can olduğu, kan olduğu kıyıya yağmur gibi baktım. “Merhaba” diyemediklerime sessizce “hoşça kal ”dedim. “Hey be Meriç, bu saatten sonra fırtına olup kopsan başıma, bende yaprak kıpırdamaz” deyip boynumu büktüm. Artık ülkemin yanı başında koyu karanlık bir gecede, ormanların içinde yol bilmez, yön bilmez halde yürüyorduk.

Yürüdüm, öyle yürüdüm ki, ayakkabılarımın yırtılıp ayağımın parçalanmasını dahi hissetmedim. İçimde yanan alev bedenimi sarmıştı. Acıya meydan okuyan bakışlarım önüne gelen dalları, budakları, dikenleri adeta yakıyordu.

Kaç saat yürüdük bilmiyorum. Toprak yola çıktığımda adım atacak mecalim yoktu. “Alın beni buradan, götürün. Neresi olsa, fark etmez” diye sağa sola bakınıyordum. Nihayet devriye arabasının ışıklarını gördüm. ”Oh, şükür!” dedim. Bir polis gördüğümde şükredeceğim hiç aklıma gelmezdi. Zira vatanımdaki polisler emniyetin değil, korkunun temsilcisi olmuşlardı. İki polis bizi süzdü. Halimize acıdıkları her hallerinden belliydi. “Korkmayın! Artık güvendesiniz” dediler. Vatanımdan uzaktayım, baba ocağından ayrıyım ve ben güveni, huzuru yaban ellerde mi bulacaktım?  Zihnim bulanık, bedenim bitap düşmüş vaziyette, beni ve benim gibi nicelerini, gelen geçen hanı gibi gördüğüm nezarethaneye götürdüler.

Demir parmaklıklar ardındaydım. Beton yığını ile yükseltilmiş yataklara yorgunluktan yığılıverdim. Üzerinde bin bir türlü kir katmanlaşmış battaniyeler, etrafa gelişi güzel saçılmış çöpler, tozdan tabaka oluşmuş yerler umurumda bile değildi. Acımın umutlarımı yok etmesine izin vermemek için çırpınıyordum. Meğer acıları unutmak zaman değil yürek istiyormuş. Tek bir kıvılcımla tutuşmaya hazır bakışlarım, olabildiğine kirli ve her dilden yazılar yazılmış duvarda gezinip durmaya başladı. Tam o sırada ani bir hareketle yattığım yerden doğruluverdim. Duvarda toplu iğne gibi bir şey ile kazınmış olduğunu düşündüğüm bir yazı yazıyordu. “zalimler için yaşasın cehennem” Buralara yüreğimin sesi konaklamış dedim. Ne ile yazmışlar acaba diye düşündüm. İçeriye girerken her eşyamız kontrol ediliyordu. Sonra duvarları, dikkatle incelemeye başladım. Ayşe, Mehmet, Ali, Zeynep, Hasan… Bir sürü isim yazıyordu. Ben de hiç düşünmeden, altlarına adımı kazıdım hafif uzamış tırnaklarımla. Ömer, hızımı alamadım altına da Tokat Turhal yazdım. Yazacak çok şey vardı ama… Kanayan parmağıma baktım ve hafif mırıldanarak “ içimdeki hasretin yanında bunun ne önemi var” dedim.

Zihnimde ayrılığın resmini çizdim durdum. Dilini bilmediğim, kokusuna yabancı olduğum bu yer, ruhuma ağır geliyordu. Zemheri ayazında kalmış gibiydim. O an vatanım ana kucağı gibi geldi. “Sarsaydın, niye beni ıssız çöllere saldın be vatanım” dedim, inledim.

Ben bu duygularla şaşkınlıkla karışık bakınırken nezarethanenin kapısını açan polise baktım. “Ömrümün her yanına kilit vurmuşlar, bu kapıyı açsan ne olur açmasan ne olur polis kardeş!” dedim biraz arabesk havasında. Dışarı çıktım. Pencereden dışarıya kederle bakan adama doğru ilerledim. Kıyafetinden ülkemden gelmişe benziyordu. Selam verdim. Selamımı almasıyla sarılmam bir oldu. Hazine bulmuş gibiydim. Etiyle, kemiğiyle vatanımdan biriydi işte. Vatan dedim, anam dedim, babam dedim sarıldım. Dayanamadım bir daha sarıldım. “Abi, kusuruma bakma, ruhum vatansız koca bir boşlukta gibi ”dedim. İçime huzur veren bir gülüşü vardı. Yılmaz Abim, yılmamıştı adı gibi, dimdik durmuş ve düşmüş yaban ellere. Kendi dilimden konuşan birini görünce yüreğimi durduramadım. Konuştum, konuştum. Derdimi anlatmakta zorlandığım bu gurbet elde vatanımın dili ile doyasıya konuştum.

Yılmaz abi niceleri gibi üzerine zorla yapıştırılmış yafta ile yola revan olanlardan biri idi. Vatanını bıraktığı yetmezmiş gibi ailesini de bırakmak zorunda kalmıştı. Vatan hasretine yar hasreti ve evlat hasreti de eklenmişti. Kederi yüzündeki çizgileri derinleştirmişti. Türkiye’de masumlar mahzun edilirken o da nasibini almıştı. Dört yaşına girmiş yavrusunu sadece bir kez görebilmişti. On beş yaşındaki oğlunun gözlerindeki yaşama sevincinin günden güne yok oluşunu anlattı. O anlattı, ben yok oldum. Arada bir öksürmekten tıkanıyordu. Göğsünü tutuyordu durmadan. Belli ki ağrıları vardı. Hazreti Mevlana, “gönle hüzün ve özlem düşerse dile de sabır ve dua dişer “ demiş. Karşımda bu sözün canlı bir örneği duruyordu. Teslimiyet ve tevekkül abidesi gibiydi. Eşinden bahsederken mateme bürünüyordu. Çocuklarını anlatırken gökyüzü gözlerinde parlıyor, hasreti aklına gelince o parıltı birden sönüyordu. Vatan deyip ağlaştık. Memleketlerimizin her köşesini konuştuk. Yaşadıklarımızı, okullarımızı, ailelerimizi, dağları, ovaları, denizleri… Kıyı bucak neresi varsa gidemediğimiz, getirmeye çalıştık nezarethane duvarlarının arasına.

Yılmaz abi, Avrupa’da bir ülkeden oturum alıp ailesini de yanına getirmeyi planlıyordu. Daha doğrusu umut ediyordu. Umut yüreğinde sessiz bir çığlık gibiydi. 

Öksürüğü gittikçe artan Yılmaz abinin halinden endişe duyuyordum. Elindeki peçeteye kan tükürünce hemen görevlilere haber verdim. Vatanımın polisleri hastalarımızı umursamıyordu. Kaç masum ihmalden son nefesini verdi. Oysa şimdi karşımda, yabancı bir yerde, endişe ile Yılmaz abiye yardıma koşan polisleri görüyordum.  “Vatan kime emanet” demekten kendimi alamadım.

Uzun müddet Yılmaz abiden haber alamadım. Daha sonra Hastaneye kaldırıldığını durumunun ciddi olduğunu öğrendim. Dört yılın kederi akciğerinde kansere sebep olmuştu. Vatanında doktora bile gidemeyen bu yılmaz adam, zalime boyun eğmemişti. Ama bu hastalığa mı boyun eğecekti? Ben de nezarethanenin duvarına plastik çatalımla uzun müddet uğraşarak şu cümleyi yazdım. “ zayıfı ezen galip de olsa mağluptur. Haklı mağlup da olsa galiptir”

Üç gün sonra işlemlerim bitmiş nezarethaneden çıkarken Yılmaz abinin hastanede Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu öğrendim. Elimdeki çantamla yere yıkılıverdim. Umutla ailesine kavuşmayı bekleyen yılmayan abimin kavuşması ahirete kalmıştı. Bana ondan, metanet ve tevekkül ile ettiği nasihatler miras kalmıştı. Memleketinden bahsederken dudaklarını şeker şerbet yemiş gibi yalayan yılmayan abim, “Salihlerle haşrolasın” deyip gözyaşları içinde karakoldan ayrıldım.

“başka türlü bir şey benim istediğim

ne ağaca benzer ne de buluta

burası gibi değil gideceğim memleket

denizi ayrı deniz, havası ayrı hava

nerede gördüklerim, nerede o beklediğim

rengi başka, tadı başka.”

                                   CAN YÜCEL

Zeynep ÖNCÜ

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here