Önünü Göremediğin Puslu Bir Yol…

1
440

Gece boyunca yatakta dönüp durmuştu. Kafasında cevabını bir türlü veremediği sorular dönüp duruyordu. Göz kapakları yorgunluktan kapanmak istese de, bir sürü duyguyu aynı anda yaşadığı için gözlerini bir türlü kapatamıyordu. Heyecan, korku, hüzün, sitem, yalnızlık aynı anda hissedilir miydi? Hissediyordu işte… Meçhule giden bir yolcu, önünü göremediğin puslu bir yol, sessizce, kimseler duymasın diye çıkılan bir yolculuk. “Özleyenim olacak mı?” diye merakla karışık, daha çok endişe kokan sorular, sorular.

Uyuyamıyordu çünkü bütün hayatı gibi uykuları da koparılıp alınmıştı elinden. Yaşadıklarının bir kâbustan ibaret olmasını ne kadar çok istiyordu. Ama uyuyamadığı gecelerin arkasından gelen buğulu gündüzler yaşadıklarının gerçek olduğunu yüzüne haykırıp duruyordu. Kaderin çizdiği yola teslim olup, anı yaşayıp geçmişin hüznünden kurtulmalıydı. Zaman yaralarını saracaktı elbet. Yeryüzünde acı ile kıvranan, alışageldiği hayatı elinden alınan bir tek kendisi değildi ya. Kendisine biçilmiş elbiseyi giyip üzerinde güzel durması için elinden geleni yapmalıydı. Hayat inişleri çıkışları olan bir yoldu. Bu düşüncelerle kıvranırken oğlunun sesiyle birden irkildi.

“Anne çanta da yer var mı? Birkaç tane oyuncak koyabilir miyim?” Ne diyecekti oğluna? Bütün hayatımız şu iki küçük çantanın içinde, senin oyalanacağın küçücük bir oyuncağa yer yok mu diyecekti. Yoktu, yer yoktu. İki erkek çocuk, bir baba ve bir annenin eşyaları o iki küçük çantaya sığmak zorunda idi. Eşyalar sığmıyordu, hatıraları hiç sığmıyordu, hayaller ne olacaktı? Ne koyacaktı iki küçük çantaya? Günlerce şunu mu koysam bunu mu koysam, yok bu sığmıyor şunu çıkarayım bunu koyayım, olmaz şu gerekli almalıyım, ama sığmıyor ne yapmalıyım… Kaç defa oflayarak o küçük çantanın başından ayrılmıştı. Ama çaresiz yine o iki küçük valizin başına oturmuş, saatlerce elemeler yaparak sığdırmaya çalışmıştı.

“Canım oğlum! Yok, ama gittiğimiz yerlerde alırız olmaz mı?” dedi sesi titreyerek. Nereye gittiğini bilmiyordu ki. Sadece gidiyordu. Gitmek zorunda idi. Neden? Çünkü hakikat ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir suç isnat edilmişti. Ailesi, akrabaları, sevdikleri kim varsa buna inanmış ve ailecek yapayalnız kalmışlardı. Sadece yaşlı ve hasta anacığı kızına dayanak olmuş ama onun da elinden bir şey gelmediği için “ gidin kızım buralardan. Kendinize yeni bir hayat kurun. Burada bu acılar sizi tüketir. Allah yolunuzu açık etsin. Beni merak etme. Ölürsem biri cenazemi kaldırır. Dünyada kavuşmak nasip olmazsa cennette buluşuruz yavrum. Gidin, özgürlüğe gidin.” Demişti. Demişti de günlerce dağlanmıştı yüreği. Nasıl gidecekti? Gitmek kolay değildi ki? Hasret kelime olarak bile acı verirken bunu nasıl yaşayacaktı? Vatana hasret, sılaya hasret,  anaya hasret, çocukluğuna hasret yaşanmışlıklarına hasret. Kelime olarak söylemek bile soğuk gelirken şimdi o hasretin soğuğunda üşüyecek miydi?

Aslında kendileri dışında her yer gurbet sayılırdı artık. İyilikle yürüdükleri her yolda tokat gibi bakışlarla karşılaşıyorlardı. Yürekleri umulmayan yaralarla baş ederken bir taraftan da yöneldikleri her kapı duvar oluyordu. Hasret zaten yüreklerine vurmaya başlamıştı.

Gündüzlerin gecelerden farkı kalmamıştı. Meğer nefes almak değilmiş yaşamak.  Kendilerini bir yere ait göremiyorlardı. Ne yana dönseler abus çehreler vardı. Ne işleri, ne aşları, ne dostları kalmıştı. Işıklar sönmüş karanlığa mahkum edilmişlerdi. “Zaten gurbetteyiz zaten ölümüne hasretteyiz” deyip eşiyle karar vermişlerdi artık yola düzülmeye. Gökyüzü güneş olsa ne olurdu ki yeryüzü karanlıkta kalmıştı onlar için. Günlerce konuştular, düşünmek zorunda oldukları iki yavruları vardı. Kendileri sünger gibi acıları bağırlarına çekecek ama yavrularına hissettirmeyeceklerdi. Çocuklarını aldılar karşılarına ve daha iyi, daha güzel, daha rahat, daha adaletli, daha özgür, daha çok oyuncağın ve imkanın olduğu yere gideceklerini söylediler. Nereye? Çok uzağa dediler. Onlarda bilmiyorlardı ki. Sadece çok uzağa gideceklerdi. Uzak nedir ki, gurbet artık bizim içimizde deyip hazırlıklara başladılar. Okuyup ta bitiremedikleri, yalvarıp ta hükmedemedikleri, merhaba deyip doyasıya yaşayamadıkları hayatlarını iki küçük valiz içine sığdırıp gideceklerdi. Hasret dolu şiirleri, şarkıları kurşuna dizmek istiyordu. Kendisini haksız yere bu hasretliğe sürükleyenlere avazı çıktığı kadar haykırmak istiyordu. Ama nafile, gecenin tenhasında bir kendileri kalmıştı, avutulmuş çocuklar uyumuştu.  Kader arkadaşları ile üşüyen yavrularını koyunlarına alarak yola çıkma vakti gelmişti. Sılaya hasret bırakanlara bir çift sözü vardı, söylese de duyan olmayacaktı. Ama her şeyi duyana yöneldi gözünden damla damla aktı sitemi, ah etti, dedi ki;“ hasret kalasınız.”

İki küçük çanta ellerinde, kelimelere sığmayan hisleri sinelerinde yola çıkıyorlardı. Kapılarını öylece kapatıverdiler. Aslında kucaklarına aldıkları sadece hüzün ve sitemdi. Her şey geride kalmıştı. Gurbet içinde yaşadıkları vatanlarını geride bırakıyorlardı. Arkalarına bakamıyorlardı çünkü el sallayanları yoktu. Sanki asırlık elem vardı kalplerinde. Adı gelecek olsa ne olurdu ki, bu gariplikle yola düştükten sonra. Son defa baktıkları caddeler, sokaklar alev alev yanıyordu. Bir annenin bir babanın ve iki oğlun gözleri bu aleve, yağmur gibi bakıyordu. “Bu dünya kimseye kalmaz diye” başlayan teselli cümleleri su serpmiyordu yüreklerine. Nasıl bittiyse öncekiler elbet bu da bitecekti. Ama insan hayatı, toz duman iken bunları düşünemiyordu ki. Gönül kapısını açtığı herkesten vefasızlık görmüşken insan bunları nasıl düşünebilirdi?

Serçe kadar yüreklerinde yeryüzü kadar sancı çekerek ayrıldılar sıladan. Kaçar gibi, suçlu gibi, kimsesiz gibi, vatansız gibi. Gecenin karanlığında herkes gafletini yorgan gibi üzerine çekerken onlar kendilerini nehrin soğuk sularına bırakmışlardı. “ Elveda çocukluğum, elveda kimsesizliğim, elveda gençliğim, elveda anacığım, elveda vatanım” der gibi baktılar sınırın sıla tarafına.

Zeynep Öncü

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here