Acı Gerçekler mi, tatlı yalanlar mı ? |FUAT BARAN

0
785

İnsanlar kendilerini öutlu eden yalanları, canını yakan gerçeklerden daha çok seviyorlar.

Bu durum, gerçekleri söyleyenlerin her zaman dışlanması ve anlaşılmamasına, yalanlar söyleyenlerin ise insanlar tarafından sevilip el üstünde tutulmasına neden olur hep hayatta.

Yalan söylemek, bir yönetim şeklidir aslında.

İnsanların duymak istediklerini söylersiniz, nasıl olsa asıl olan söylenenin gerçekliği yada doğrulu değil, söylenenin, muhatap tarafından kabul edilmesi ve sahiplenilmesidir.

Yalanla yönetim şekli siyasette ve toplumsal guruplarda zor zamanlarda daha fazla etkili olan bir yöntemdir.

Zira zor zamanlarda insanlar inanmak isterler.

Zira inançları, zorluklar karşısında tek dayanma noktalarıdır.

İnançlarını kaybettiklerinde herşeylerini kaybederler.

Yalanla yönetilen, ister bir ülke olsun, ister bir cemaat olsun, isterse bir aile olsun farketmez, suç yönetenlerde değil, bu şekil yönetilmekten hoşnut olan ve bunu isteyenlerdedir.

Bir ülkede ekonomi çökmüş olsa da, ülke insanı eğer kendi yalan dünyalarında saadet içinde yaşadıklarını duymak, hissetmek ve öyle yaşamak istiyorsa, elbet bu insanları yalanlarla uyutacak, her yalanı bir yalanın takip ettiği toz pembe dünyasında kendilerini mutlu edecek yöneticilerine sahip çıkacaktır ve onları destekleyecektir.

Bir ülkede insanlık bitmiş olsa da, ülke insanı, kendi yalan dünyalarında, en ulvi duygularla yaşadıklarını, insanlık adına yapılması gereken herşeyin yapıldığına, gerçek insani değerlerin aslında kendilerinde olduğuna inanıyorsa, kendilerine bu yalanları söyleyecek, ama hayvanları utandıracak vahşetleri yapacak yöneticileri destekleyecek ve onların idaresine methiyeler düzecektir.

Bu durum ülkelerde olduğu gibi, topluluklarda da kendisini göstermektedir.

Gerçekleri insanlar kabullenmek istemezler.

Ve yalanlarla yaşamak daha kolay bir yoldur.

Bir topluluk eğer girdiği savaşta ağır yara almış, yer yer mağlup edilmiş ise, bu durumu, hele ki bu yolu hak yol olarak kabul etmiş insanlardan teşekkül ediyorsa bu topluluk, kabul etmesi ve ona göre gerçeklerle yüzmesi zordur.

Hayatlarını verdikleri bir davada, bazı yanlışların yapıldığını ve bu yanlışlardan dolayı bazı bedellerin ödendiği gerçeğine inanmaktansa, asla hata yapılmadığını, yalanılanların yanlışlar ve hatalar nedeniyle değil, bu yolun kaderi olduğundan yaşandığı yalanına inanmak daha kolaylarına gelir.

En tehlikeli yalanlar, içinde doğruların olduğu yalanlardır.

Ve bu yalanlar doğruları da yalan haline getirir zamanla.

İnsanoğlu, fiziki bir varlık olduğu gibi, aynı zamanda ruh yönününde olduğu bir varlık.

İnsanları ayakta tutan çoğu zaman ruhun diri olması ve motive olmasıdır.

İnsanoğlunun, hele ki inançlı bir insan ise, kendisini en fazla motive eden unsur, inancıdır.

İnancı ayakta tutar kendisini.

Ve inancında yalanlar yoktur.

Taki, inancını sorgulamaya başlayana kadar.

İnsanlar bir defa sorgulamaya başlayınca inancını, dün kati doğru dediklerinde bile yanlışlar ve yalanlar görmeye başlar.

Bu çok ince bir perdedir.

Ve bu perde, aynı kulak zarı gibi, bir defa hasar aldı mı, bir daha eski halini alması mümkün değildir.

Bu nedenle, insanların sorgulamaya başladığı zamanlarda, onlara cevaplar verenlerin, bu sorularına, can acıtsa da, acı verse de doğruları söylemeleri, hem söyleyen için büyük bir sorumluluk, hem cevaplara muhatap olan için büyük bir dönüm noktasıdır.

Zor dönemlerin en fazla ihtiyaç duyulan hissi, umuttur.

Umut insanı ayakta tutan duygudur.

İnsan umudunu kaybettiğinde gerçekten mağlup olmuştur ve bitmiştir.

Umut, iki ucu keskin bıçak gibidir.

Hep umut vererek insanlar motive edilerek ayakta durdurulabilir.

Fakat, sürekli umut verilerek, umutların kırılması, ani çöküşlere neden olur.

Bu nedenle, umut vermek, ilaç almak gibidir, az dozu fayda vermeyeceği gibi, fazla dozu da insanlardan farklı komplikasyonlara ve ölümlere neden olabilir.

Son bir kaç yıldır yaşadığımız olaylar, acılar, bazı insanların bir ömür içinde yaşayamayacakları kadar çok ve derin.

Bu yaşanılanlara karşı bizleri ayakta tutan en büyük dayanak, inancımız ve inancımızdan gelen umudumuzdur.

Hele Türkiyede yaşayan ve her gün binlerce korku ve mağdruriyet içinde yaşayan insanların ayakta kalma adına en büyük dayanaklarıdır umutları.

Bu insanların umutlarını taze tutmak önemlidir.

Ama bu insanların umutlarını taze tutma adına, duymak istedikleri yalanları söyleryerek can acıtan gerçeklerden uzun süre uzak tutamazsınız.

Türkiyede şuanki duruma baktığımızda, ne halkta, ne de devlette bu zulümlerin biteceğine dair hiç bir ümit ışığı yoktur.

Allah ekstradan bir lütfu ile lütuflandırır ve bu durum değişir ise bunu bilemem.

Ama durum bu kadar kötüdür.

Bu durumda yapılması gereken, gerçekleri kabul ve bu gerçeklere göre bir tavır ile yaşamayı öğrenmektir.

Yurtdışına gidenlerin artık şunu kabul etmesi gerektiğine inanıyorum.

“Türkiye diye bir yer, bundan sonraki hayatımızda olmayacak.”

Allah ne kadar ömür verir bilemem ama, bundan sonraki ömrümüz yurtdışında geçecek ve bazılarımız buralarda ölüp, buralara gömüleceğiz.

Buna göre, gerek dil, gerek eğitim, gerek düzen kurma, gerek alışma süreçlerini biran önce halledip kendimize yeni bir hayat kurmamız lazım.

Bu düzeni hem kendimiz için derhal kurmalıyız, hem de Türkiye’de yaşayan mağdrular ve mazlumlar için derhal kurmalıyız.

Zira, yurtdışında yaşayanların sorumluluklarından biri, Türkiye’de ve dünyanın değişik yerlerinde yaşayan mağdurlara maddi ve manevi destek vermektir.

Maddi ve manevi olarak kendisi ayakta duramayan insanların başkalarına yardım edebilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle, yurtdışında yaşayanların, bulundukları ülkelerde, hem kendi ailelerini kimseye muhtaç etmeden yaşamlarına devam ettirecek bir düzene geçmesi gerekiyor,  hem de mağdur ailelerine yardım edecek kadar maddi ve manevi olarak kendilerini zenginleştirmesi lazım.

Eğer bu konuda yurtdışında yaşayanlar acele etmezler ise, yurtiçinde yaşayan ve yurtdışına çıkamayan insanlarda, hem bir hayal kırıklığı hem de yurtdışında yaşayanlar hakkında bir inanç sorunu ortaya çıkmaya başlar ve bu bir bölünmeye neden olur.

Yurtiçinde yaşayanların da şunu kabul etmesi lazım.

Bundan sonra, eğer yurtdışına çıkabiliniyorsa, mutlaka bir yolunun bulunup çıkılması gerekir.

Eğer bu yapılamıyorsa, ülkenin şartlarına uygun bir hayatı kendimize kurup, o hayat içinde yolumuza devam edilmeli.

Sürecin yakında biteceği beklentileri ile, ne umutlarımız ne de kendimizi tüketmenin bir anlamı yok.

Süreç hiç bitmeyecekmiş gibi kabul ederek, ona göre planlar yapmak zorundayız.

Bu zordur ve kabul etmesi insana acı verir ama gerçek budur.

Buna ne kadar erken başlanırsa hasar o kadar az olacaktır.

Yazının başında dediğim gibi,

Canınızı yakan gerçeklere ve doğrulara mı inanmak istiyorsunuz, yoksa hoşunuza giden yalanlara mı inanmak istiyorsunuz.

Seçim sizin.

 

 

FUAT BARAN

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here