Millet Bu Zulme Neden Sessiz kalıyor?

4
920

Şu ana kadar hizmet hareketine mensup olan insanlara yapılan bu kadar zulme yüzde doksanının Müslüman olduğu iddia edilen toplumun, neden bu denli tepkisiz kaldığı pek çok defa ele alındı. Eminim daha bu bir başlangıç, ilerde bunlar kalın sosyoloji-psikoloji-İslam tarihi kitaplarının konuları arasında yerlerini alacak. Benim bu yazıdaki amacım ise; kendi hayatımdan yola çıkarak yaşadığımız toplumun gerçekleriyle yüzleşmek ve hizmet hareketi olarak sosyolojiyi yanlış okuduğumuzun bir dışavurumunu yansıtmaya çalışmak.

Dedem benim hafız olmamı çok istiyordu çünkü kendi kardeşi bir türlü hafızlığı bitirememiş sülalede bir okumuş! adam çıkmamıştı. Sülalenin şerefini yüceltecek bir adaya ihtiyaç vardı. İşte o aday bendim, çünkü Kuran okumayı çok küçük yaşlarda öğrenmiştim, okulda birinciydim, kısaca amiyane bir tabirle; kafam basıyordu.

Dedem beni hafızlık hocasının önüne getirip bıraktığında 12 yaşımdaydım. Evden ayrılırken sadece annemin ağladığını fark etmiştim. Onun dışındaki herkes için ben, bir zaman aynı evi paylaşmış ve ayrılma zamanı gelmiş olan bir ev arkadaşıydım sanki. Aslında bu, benim için de bir kurtuluştu o yüzden ben de üzülememiştim. Çünkü artık 35-40 derece sıcağın altında tütün dikmek, gece saat ikiye kadar tütün dizmek, buğday hasat etmek veya ineklerin bakımını yapmak yoktu. On iki yaşındaki çocuk bunları yapabilir mi diye düşünmeyin, hayat eli sopalı bir öğretmendir, hele fakirseniz. Oyuna eğlenceye ayıracak vaktiniz yoktur pek çünkü yedi-sekiz yaşından itibaren başlar eve katkı sağlama sorumluluğunuz. Neyse ki benim bu sorumluluğum köydeki diğer çocuklar kadar uzun sürmedi.

Hafızlık hocam ellili yaşlarda dayak ve şiddet üstüne doktora yapmış bir uzmandı. Dedemin “hocam eti senin kemiği benim”sözünü anlayamamıştım ilk duyduğumda. Fakat daha sonraları fark ettim ki aslında bu öylesine söylenmiş bir ifade değil; dindar-muhafazakâr kesimin otoriteye bakışının bir dışavurumuydu. Kuran kursu yıllarım 28 Şubat sürecinin yaşandığı sancılı bir dönemdi. Bizim kurs diyanete bağlı resmi bir kurum olduğundan müfettişler gelmiş teftiş etmişlerdi. Hatta hocaya fırça attıklarını hatırlıyorum burada değil insan hayvan bile barınmaz diye. Çünkü burası; kapılar derme çatma, yemekler kurtlu, çarşaflar kirli, geceleri etrafta farelerin cirit attığı soğuk-ruhsuz bir yapıydı. Kursun daha iyi bir hale getirilememesinin gerekçesi ise gerekli kaynağın olmayışıydı.  Yaşı 12-17 arasında değişen bu çocuklara merhamet yoktu. Dayak, hakaret sıradan günlük rutinlerdi. Sebepsiz,  camiye girerken dayak çıkarken dayak, yemekhaneye girerken dayak çıkarken dayak. Hele ders ezberi verilemezse kol kadar fıratpen borunun vücuda inip kalkarken çıkardığı o ses kadar korkunç bir ses duymamışsınızdır. Hatta dayağa dayanamayıp kaçan onlarca çocuk ta oluyordu fakat aileler onların kulağından tutup tekrar geri getiriyordu. Tabi bütün bunları müfettişler bize herhangi bir sıkıntınız var mı diye sorduklarında söyleyemiyorduk. Çünkü hoca, müfettişin arkasında gözleri kısık bir şekilde bize bakıyordu.

Ders 1: Eğitimsiz Anadolu insanının çocuğunun bir değeri yoktur. Kapısının önündeki tavuğu bile çocuğundan daha kıymetlidir. Bunun en bariz örneği; askerde şehit düşen can paresi için otoriteye ağzını açmayan fakat evinin önündeki tavuğu ver dediğinde senin gibi devletin diye başlayan ve sonu gelmeyen küfürlerdir. Veya miras kavgasında öldürülen kardeş-akrabaların sayısına bir bakın. Anadolu insanı Allaha inanır ama itaat etmez, çünkü itaat edilecek görülebilen bir çeşit tanrı başka bir güç vardır karşısında. Eli sopalı, koydu mu oturtan, merhametsiz, eninde sonunda istediğini alan. Bunu nerden mi bilir Anadolu insanı? Yirmi yaşına kadar köyünden dışarı adımını atmamış askere gittiğinde devletin o soğuk yüzüyle karşılaşmasından. Bugün git yarın gel diye savılan devlet dairelerinden. Saatlerce bekletildiği hastane kuyruklarından. Şimdi anladınız mı birilerinin bilinçaltında yatan “acırsanız acınacak hale gelirsiniz” sözünün psikolojik arka planını. Merhamet –adalet görmeyen merhametli-adaletli olamaz. Maalesef bu toplumun büyük bir çoğunluğu bundan yoksun büyüdü. İşte bundandır başkalarının yaşadığı acıların diğerlerine ney sesi gibi gelmesi.

Hani dindarımsı kesim (dindar demiyorum gerçek dindarlara hakaret olur) hep 28 Şubat üzerinden mağduriyet üretir ya ben o 28 Şubatçılara çok dua ettiğimi hatırlıyorum. Neden mi? O kaynak yokluğu bahanesiyle korku tünelini andıran kurs, müfettişlerin hocaya fırçasından sonra 3 ay içinde yenilenerek beş yıldız otel konforuna çıktı. Dayak ve baskı azaldı, yemekler düzeldi bir nebze olsun insan muamelesi gördük. İşin ilginci ise; 150 öğrenci kapasitesi olan kursun nüfusunun hızlı bir şekilde onbeş-yirmi öğrencilere düşmesiydi. Çünkü böyle bir dönemde kimse çocuğunun yaftalanmasını puan engelinden dolayı üniversiteye gidememesini istemezdi. Ne de olsa itaat edilen tanrı bu sürecin bin yıl süreceğini söylemişti.

Ders 2: Anadolu insanı için dünyevi menfaat söz konusu olduğunda uhrevi meselelerin pek bir önemi kalmaz. Bunun en bariz örneği ise; imam-hatip liselerine puan engeli geldikten sonra öğrenci sayılarının yüz binlerden yüzlere düşmesidir.  Nüfusunun yüzde doksanının dindar-muhafazakâr olduğu iddia edilen ülkemizde bu durum çok garip karşılanmamıştır. Çünkü cezalandıran tanrı öyle istemektedir. İnanılan tanrı şimdilik bekleyebilir!!!

Hafızlıktan sonra Anadolu Lisesi kazanmama rağmen hocanın aileme gelerek“imam-hatipler öğrencisizlikten kapanacak bu çocuğu imam hatibe verin” demesiyle imam-hatip maceram başlamış oldu. Hâlbuki hoca, kendi oğlunu imam-hatibe değil özel bir liseye göndermişti. Bu benim “siyasal İslamcı münafıklığını” ilk fark etme noktam olmuştu. Cahil Anadolu insanının çocuğunun gideceği okullar olmuştur bir anda imam-hatip liseleri. Biz, imam-hatipler kapanmasın diye o liselere giden gariban köylü çocuklarıydık. Devlet parasız yatılı yurtlarının sınavını kazanarak ücretsiz barınma ve yemek hakkımız vardı. Devlet babanın bize günlük taksim ettiği hak; çeyrek ekmek, 6 zeytin, salçasız kuru fasulye, taşlı pirinç pilavı. İsyan etmedim, hep şükrettim ta ki mezun olduktan sonra okul müdür ve müdür yardımcılarının öğrenciler için gelen çikolataları dahi çalıp evlerine götürdüklerini öğrenene kadar. Bu duruma iki arkadaşım bizzat şahit olmuş ve aşçı bir abinin ağzından dinlemiştim. Dört senelik lise hayatım boyunca iki defa tavuk yedik birinde zehirlendik. Peki ne mi öğrendim imam-hatip lisesinde? Aynı siyasal islamcı kafa yapısına sahip, çıkarcı, kendini geliştirmeyen, sürekli mağduru oynayan hocalar arasında Rana isminde bir İngilizce hocasından insanlığı öğrendim. Bu hoca başı açık diye diğer hocalar tarafından pek hoş görülmeyen, esprili, insana insan olduğu için değer veren ve her Ramazan bizi kendi evinde iftarda ağırlayan bir insandı.  Bize güya dini! anlatan siyasal İslamcı hocalardan da “nalsız hayvanlar” gibi orijinal hakaretler öğrendim.

Ders 3: Siyasal islamcı kurnaz ve sinsidir, menfaatini iyi kollar. Hasetçidir, kendinde olmayan güzel bir hasletin başkasında da olmasını istemez. Dikkat edin çevrenizde ne kadar 28 Şubat üzerinden mağduriyet üretip ağlayanlar varsa 28 Şubattan en az bunlar mağdur olmuşlardır. Çünkü bunlar kendi cahillik, eğitimsizlik, iş bilmezliğini başkasının üzerine yıkar. Menfaat namına kullanılabilecek bütün argümanları (ki bunların en başında din gelir) kullanırlar. Mitinglerde slogan atıp, direklere parti bayrağı asmak dine en büyük hizmettir. Nargilelerinden derin nefesler çekerken Filistin meselesini hal yoluna koyup İsrail’i lanetlenir. Devlet tağuttur, onu ele geçirip Müslümanları dünyanın lideri konumuna getirmek için her yol mübahtır. Ha bir de Müslüman zengin olmalıdır, malum, fakirlik cana tak etmiştir.  Zengin olmak için de çalmak sıradan bir fiildir. Sonuçta bütün bunlar İslamın izzeti şerefi için yapılır.

Bütün bunlara liseden sonra, çevremin siyasal islamcılarla çevriliği olduğu bir dönemde hizmet hareketiyle tanışmam neticesinde farkına vardım. Onlar gibi davranamıyordum çünkü içimden gelmiyordu. Müslümanların bu kokuşmuşluktan sloganla değil aksiyonla kurtulacağını düşünüyordum. Ama nasıl dediğim bir dönemdi hizmet hareketinin elimden tutması. Çok güzel insanlar tanıdım, çok güzel dostluklar edindim. Hala daha arkamı dönüp yaslanabileceğim insanlara bakıyorum yine hizmet hareketinden insanlar. Fakat şunlar hariç; hareketi yanlış yönlendiren, sorumluluğunun sonucunu kabul etmeyen, güvenilmez, kardeş dediği insanları satan, yanlış işlere bulaşmış, hala daha kendi koltuğunun derdinde olan hele eleştirenleri hemen yaftalayan yüzlerce kerameti kendinden menkul zavallılar. Onlardan değil dost- arkadaş, insan bile olmaz.

 

SONUÇ: Hizmet hareketi, toplumun sosyolojisini yanlış okudu. Neden hapishanelerde büyüyen çocuklara sesi çıkmıyor diye hayıflanmaya gerek çünkü o hapishanelerin daha kötüsüne çocuğunu kendi eliyle teslim etti. Meriç’te zulümden kaçarken vefat eden kadınlara acımaz; çünkü tanrıdan! kaçılmaz, o eninde sonunda cezalandırır. İşsiz, aşsız, perişan olmuş adamlara acımaz; çünkü ona göre devlet sadece rüku değil secde etmeni bekleyen tanrıdır! Haklı-haksız ayırımı yapmaz millet, tanrı kimi kötülüyorsa o ölümü hak ediyordur. Bugün A dediğine yarın B diyebilir ve bunda tereddüt etmez çünkü güç ne derse millet onu der. O yüzden Allah milletimize zeval vermesin yerine “Allah devletimize zeval vermesin” duası edilir. Kendi eliyle yarattığına tapar millet. “Kendi ellerinizle yarattıklarınıza tapmayın” ayetini siz sadece çamurdan yapılan putlara tapmayın olarak mı algılıyordunuz. Bence bir kere daha düşünün…

Hizmet içindeki yanlış yapan insanlardan dolayı milletin nefretini kazanmak ayrı bir yazının konusu. Gün gelir onu da yazarız.

Kalın sağlıcakla,

Fatih Karadeniz

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

4 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here