Karizmatik Güç Zehirlenmesi ve Fantezileşen Zulüm

0
638

Özellikle duygusal doğu kültürü insanı ondan çok hoşlanır. Adeta başlarını döndürür ona sahip olan kişiler. Onu bulduklarında ümitlenir, rahatlar ve gevşerler ve omuzlarından iner bütün yükler. Çünkü onun her şeyi hal yoluna koyacağından emindirler. Onu görmek, onu dinlemek, ondan bahsetmekten keyif alırlar. Tarih konuşulduğunda hatırlanan şey odur. Büyük, büyük , çok büyük.!

Ne ola ki o?

Elbette ki “Karizma”,

Olağan dışı güçleri varmış gibi başları döndürür.

Ona sahip olan, büyüler insanları adeta.

O bir liderdir, o bir idol dür.

O bir, o bir, bir, bir!…

Orta yere çıktığında  yalakalık ve yakıştırmaların sınırı kalkar da  büyütülür de büyütülür.

İşte böyle bir güç üretir karizma, gelişmemiş insanın gözünde.

Garip bir giriş oldu ama hemen sadede geleyim.

Karizma kavramı; Weber tarafından teolojiden sosyolojiye kazandırılmış liderlik literatürünün önemli kavramlarındandır.

Kavrama “özel bir güç”,  mucize gerçekleştirebilme yeteneği” gibi anlamlar da yüklenmiş.

Weber karizmayı; “idealleştirilmiş etki” kavramı ile açıklar.

Dolayısıyla karizma abartılıdır ve tam olarak gerçekliği yansıtmaz.                                                                                                                                      Karizmatik lider de idealize edilmiş ve abartılı sıfatlar atfedilmiş kişidir. “Tanrı Kral”,Tanrı Bilge  “Halife-i Ruy-i Zemin” gibi

Weber, sosyal krizlerin karizmanın ortaya çıkmasında önemli etkiye sahip olduğunu söyler ve zor dönemlerde karizmaya olan ihtiyacın (kurtarıcı arayışı) arttığını ifade eder.

Kriz dönemlerinde beklenen o kişi bir “kahraman”dır ve ortaya çıktığında her şeyi hal yoluna koyacağına inanılır/inandırılır.

 

Konuyu bu açıdan kısaca değerlendireceğim. Karizma etiketi ile gücün nasıl üretildiği ve sıradan birinin nasıl kahraman haline getirildiği üzerinde duracağım.

Özellikle doğu toplumlarında “kurtarıcı” beklentisi kadim bir inanıştır ve güçlüdür.

İnsanlar zor duruma düştüklerinde bu duygu ortaya çıkar ve onları garip bir tevekkül! içine iter.

Bu beklentiye giren insanlar/toplumlar problemler ile yüzleşme ve onlar ile mücadele etme  yerine geri çekilmeyi ve konfor alanında kalarak keyiflerini devam ettirmeyi yeğlerler.

 

Bu konfor alanında bir araya gelirler, çok konuşurlar, hamaset yaparlar fakat aksiyona gelince harekete geçmez ve yerlerinden de kıpırdamazlar.  Konuşurken dünyaları kurtarırlar fakat ne hikmetse bir türlü kendilerini kurtaramazlar.

Müzmin rahatlık ve tembellik belası ile içine düştükleri fakirlik, cahillik ve tefrika kuyusunda debelenir dururlar ve bir kurtarıcının gelip kendilerini oradan çıkarmasını beklerler. (Hal bu ki Bedi-ü Zaman  geçen yüzyılın başlarında Münazarat isimli eserinde “reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi akıllarınızı da sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişlerTekasüli (tembellik) olan tevekkülden sakınınız” diyerek özellikle Müslümanlara uyarısını yapmış ama ne çare!

Böylesi tembellik hastalığına düçar olan toplumların problemleri büyük ve kendilerini aşkındır. Dolayısıyla gelecek o kurtarıcıya yüklenen beklentiler da yüksektir.

Bulduklarında “mal bulmuş mağribi” gibi sarılırlar.

Bu durumu iyi gözlemleyen politik fırsatçılar zamanı geldiğinde hemen harekete geçerler.  Kurtuluş için mucize bekleyen bu toplumlara istedikleri kişiyi sunarlar.

Beklenen bu“kurtarıcı”  ya da   big man”a atfedilen teveccüh yaygınlaştırılır ve medya manipülasyonları ile kısa zamanda çok etkili bir güç üretilir.

Cehalet kuyusunda sağını-solunu göremeyen düşünme özürlü o kitlenin büyülenmesi hiç de zor olmaz

Toplum artık hazırdır, o janjanlı kişi yerlere sığdırılmaz göklere çıkarılır.

Bu ortamda şeyh de müritte halinden memnun ise “uçmayan şeyh, müritleri tarafından uçurulur” ve o da uçuyormuş gibi yapar. Bu bir döngüdür, uçlar birleşince artık bir birlerinden beslenme süreci başlar. (politik fırsatın güç-çıkar döngüsü: bir tarafta güç beklentisi, diğer tarafta çıkar beklentisi. Her iki taraf da amaçlarına ulaşabileceğine ikna olursa birbirlerinden beslendikleri güçlü bir oligarşi ortaya çıkmış olur.)

Zaten her şey bu münafık-menfaat ilişkisinde “mış” gibidir, asıl ile sahte, doğru ile yalan, helal ile haram bir birine karışmıştır.

Bu janjanlı algı ve münafık ilişki nasıl üretilir biraz daha somutlaştıralım:

Karizma ve hamaset varsa okumuş olmak, aydın olmak, kültürlü olmak, gelişmiş olmak gereksizdir bu gelişmemiş toplumlarda. Ve burada düşünen insanlara değil, konuşan insanlara değer verilir.

Düşünceden ziyade hamaset daha geçer akçedir.

Öndekinin ağzı laf yapıyorsa gerisi teferruattır.

Büyük gerçeklerden ziyade büyük laflar daha önemlidir.

Onların asıl beklentisi, konforlu alanda kalmak ve keyiflerini devam ettirmektir.

Bunu sağlayacak fiziği düzgün, hamasi ve etkileyici konuşan birinin önlerine sunulması başlarını döndürmek için yeterlidir.                                                                                                                                     Orta eğitimli ve safderun böylesi toplulukları etkilemek-yönlendirmek bir PR uzmanı için çok da zor değildir.

Toplumu  iyi analiz etmiş bir PR uzmanı  iyi bir manipülasyon çalışması ile o insanların duygu ve düşüncelerini, davranışlarını evirir ve çevirir.  İstediği yere de çeker götürür.

Bunun için kişi hakkında yalan-yanlış hikaye ve destanlar üretilir ve kitaplar yazılır/yazdırılır, filimler de yapılır.

Toplumda saygın! bilinen kişiler rol üstlenir.  PR uzmanları iyi bilirler ki; toplumun kanaat öncülerinin mümtaz kanaatleri bu yığınlar için çok etkileyicidir ve ihmal edilmez. Devşirilen öncülerin! koro halinde verecekleri icazet ve fetvalar duruma ayrı bir güç katar.

Mağduriyet edebiyatı ise, özellikle bu gibi toplumlarda çok etkileyicidir. Bu nedenle seçilmiş kişi için bir mağduriyet senaryosu üretilir. Mesela bir konuşmadan ya da şiir okumasından dolayı “düşünce suçlusu” olarak  kodese tıkılma gibi.

Manipülasyona hazır bir toplum için çok da çabaya gerek yoktur.

Nasıl olsa hazırda her söylenene inanan, sorgulamayan, düşünme özürlü bir kitle var zaten.

Operasyon tamamdır: kitleler onu bir kere yüceltmiş ve gönlünün en mutena yerine oturtmuştur artık.

Kim ne söylerse söylensin, hangi uyarılar yapılırsa yapılsın ne çare…

Artık o bir liderin ötesinde “ideolojik fenomen” dir.

O bir, o bir, bir, bir!…

Yalakalığın ve yağcılığın sınırları kalkmış ve büyütüldükçe büyütülmüştür.

Sonuçta bütün dünyanın kıskandığı ölümsüzleştirilmiş bir “Süperman.” vardır meydanlarda.

(Ama ne çare o da ölümlüdür! Geriye dönüp 20. yy siyasal tarih mezarlığına bakıldığında görülecektir ki, yüceltilmiş ne tiranlar yatıyor o çukurlarda…)

 

İnsanları yönlendirmede etkili bir güç kaynağı olan karizma bir  manipülasyon aracı olarak kullanıldığında negatif güç üretir.

Karizmatik liderliği en çok inceleyen Yukl, Burns, Bass gibi bilim insanları bu janjanlı “karizmanın karanlık yüzü”ne vurgu yapar ve bize yukarıdaki riski hatırlatırlar.                                                                       Bu bilim insanları “karizmanın karanlık yüzü”nü açıklarken; liderin başarısızlığının sorgulanmaması, etik-ahlak zayıflıkları (yalan ve aldatmayı bir yöntem olarak benimsemesi), liderin kendisini eksiksiz görmesi (hem egoist ve hem de egosantrist olabilmesi) ve otoriteyi paylaşma eğiliminin zayıf olması (güce aşık olması) gibi normal olmayan eğilimlerine vurgu yapmakta ve bizleri karizmatik liderlik felaketine karşı uyarmaktadırlar.

Bu uyarıları dikkate almak ya da almamak. Ya da yaşayarak öğrenmek.

 

Son tahlilde yaşayarak öğrenilen şey yeni bir “diktatoryal felaket”tir  (DeJa Vu)

Karizmanın ürettiği bu negatif güç  “güç zehirlenmesi”  yaşatır ve insanın kimyasını bozar ve şirazeden çıkarır. Artık o gücü değil güç onu kontrol etmektedir.

Güç zehirlenmesi yaşayan mağrur çok tehlikeli bir sürece girmiş olur.

Narsistleştikçe-narsistleşir, sadistleştikçe-sadistleşir ve  nihayetinde tiranlaşır,  tehlikeli bir günah fabrikatörüne dönüşür. (hatırladınız mı 20 yüzyılın başlarında yaşanan bu sahneyi? )

Karizmatik big man” bu durumda  artık bir “tiran”a dönüşmüş ve zulüm ile özdeşleşmiştir. İnsani duyguları ölmüş vicdanı kapkara bir tiran için zulüm  fanteziden ibarettir.

Bu süreçte karizmanın karanlık yüzü ortaya çıkar;

  • kontrolsüz ve keyfi davranışları sıklaşır,
  • güç kullanımı konusunda sınırları zorlar,
  • ait olduğu toplumun değerlerinden kopar,
  • kendi büyüdükçe diğerleri küçülür,  sıradanlaşır ve zavallılaşır,
  • kendine olan güveni arttıkça çevresine olan güveni azalır,
  • kendini seven herkesi araçsallaştırır ve politik bir malzeme haline getirir,
  • kullanım süresi  dolan herkes karşı cepheye atılır veya yok edilir.
  • sevmeyenlerine ise sadist bir kişilik olarak acı çektirmekten zevk alır,
  • ancak baskı, korku, yıldırma ve otoriter tutumlar ile ayakta kalır,

 

Gelinen bu noktada şartlar ve o şartları üreten üst oligarşi Tiranı problemler anaforu içine itmiştir ve o da araçsallaştırılmıştır.

Artık zulmün devamı tiranizmin kurumlaşmasına,  tiranizmin devamı da zulmün devamına bağlıdır. (Olur mu? Olmaz mı? Ne kadar olur? Allah en iyisini bilir.)

Bundan dolayı sürekli aksiyon üretmek zorundadır.

Çünkü, durduğunda düşeceğinin farkındadır.

 

Dr. Raif BİLGEN

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here