1 Mayıs ACUN KARADAĞ Röportajı

0
623

Avrupa’ya çocukları ile gelmiş bir doktora öğrencisiyim. Yarın 1 Mayıs nedeni ile tüm resmî kurumlar tatile girdi. Bugün Hoca derste ülke genelindeki kutlamaları anlattı. Çocuklardan yetişkinlere kadar yapılacak gösterilerden ve şehir şehir düzenlenen karnavallardan bahsedip bana döndü ve sordu. Türkiye’de 1 Mayıs nasıl kutlanıyor? Kısa ve net bi bir cevap verdim. Türkiye’de YASAK! Hocamız kalakaldı. Sanırım idrak edemedi. O anda Acun Öğretmenin saçları geldi aklıma. Röportaj sonrası saçlarını kısaltmıştı. Yakıştı mı? Evet.. Ama içler acısı bir sebeple saçlarını kestirdi.

‘Saçların kısalması polis çekemesin diye. Boyasız saçlar, sıkılan gazlarda yeterince kimyasal olması ve biraz daha kimyasal almanın doğru bulunmaması. Şakaklarda artan beyazlar,biz bu saçları değirmende değil direnişte ağarttık.’ Bu açıklama bile Türkiye’deki direnen bir Kadının mevcut durumunu anlatmakta için yeterli sanırım.

Röportaj iki kısımdan oluşuyor. Bugün daha çok Acun KARADAĞ ve Direnişten bahsedip yarın sosyal medya ve Kadın üzerine devam edeceğiz..

Kıymetli Hocam Selamlar. Önce sizi tanıtmak istiyorum. Acun Karadağ kimdir? Kendinize ayna tuttuğunuzda karşınızda nasıl bir profil duruyor?

İnsan kendini doğru tanımlayabilir mi bilmiyorum. Ama şöyle bir şey yapabiliriz. Hakkımda söylenenlerle kendime dair bildiklerimi harmanlayarak cevap vereyim.

Çocukluğumdan getirdiğim bazı kişilik özelliklerim var. Yetişkinliğime kadar böyle devam etti bunlar. Kendimi bildim bileli sözünün başlangıcı yani kendini bilme hali benim hayatımda aşağı yukarı 4-5 yaşlarıma tekabül eder. O yaşlardan biliyorum ki ne işi varsa, üzerine ne düşmüşse onunla ilgilenen, o işi de halletmeden rahat etmeyen bir insanım. Öğrenciysem birinci işim okul oldu. Gezme tozma meraklısı bir çocuk değildim. Ailenin 6 çocuğundan beş numarasıyım. Ortanca çocuk olmanın avantajlarını kullandım. Aileler büyükler ve küçüklerle özel ilgilenilir, bilirsiniz. Ben gözden kaçan bir çocuktum iyi ki. Anne babalar özel ilgilenirken özel hatalar da yapıyorlar. Çocuk yetiştirmenin doğallığı da bozuluyor. En küçükler şımarık, en büyükler ezilmiş oluyorlar. Bizde de böyleydi. Ben paçayı yırttım. Benim yetiştiğim yer okul oldu. Çok şanslıydım. Öğretmenlerim çok iyi yetişmişlerdi. Kötü hatırladığım bir öğretmenim olmadı hiç. Niye çocukluğumu anlatıyorum. Psikologların çocukluğuna dönelim sözü boş değildir. İnsanın bugününün temelinde çocukluğu var. Tabi böyle söyleyince anne babanın sorumsuz yada eğitimsiz olduğu anlaşılmasın. Babam kendisini iyi yetiştirmiş, okumuş bir köy çocuğuydu. 86 yaşında vefat ettiğinde son bir ayına kadar kitap okumuş bir insandı. 86 yaşında kısmi felçli bir insan neden okur? Çünkü bizim ailede babamdangelen bir gelenek var. Biz bilgiyi dünyada bir yer edinmek, makam mevki için değil öğrenmemiz gereken çok şey olduğu için, hayatı anlamak ve kolaylaştırmak için okuduk. Öğrenmekten büyük haz duyduk. Ben de öyleyim. Bilmediğinden utanmayan insan beni hayrete düşürmüştür hep. Evet, bilmeyebiliriz ama öğrenmemek için ne engel? Annem kitap okumayan ama sosyal açıdan kendini iyi yetiştirmiş bir şehir çocuğuydu. Küçük burjuva merakları vardı. Zenginler gibi yaşamaktan, özel sofralar hazırlamaktan, şık giyinmekten, ev eşyası almaktan çok hoşlanırdı. Ama bunları yapmak için de asla harama el uzatmayacak disiplinde bir kadındı. Terzilik yaptı, mahallenin kadınlarını giydirdi, memur olan babamın maaşının yetmediği yerde istediği şeyleri almak için tabiri caizse eşek gibi çalıştı(annemin kendi tanımıdır). Aile üyelerinin ortak özelliği harama el uzatmamak ve çalışkanlıktır. Biz hiçbir vakit hakkımız olmayan hiçbir şeye el uzatmadık. Babam verilen rüşvetleri reddettiği için çok zaman sürgün yedi ama bize çalışarak kazanmak, az yemek ama helal yemek üzerine 86 yıllık bir ders verdi. Bunları neden anlatıyorum? Ben şuyum buyum demek temelsiz olurdu. İstedim ki karakterimi, aynada gördüğümü tarif ederken bunu temellendireyim. Kitap okumamı, düşünmek ve fikir üretmek üzerine karakterimi babamdan, görgü kurallarını estetik zevkimi, temizlik titizlik, sıkı insan ilişkileri kurmayı Annemden aldım. İkisinin karışımıyım ben de. Bu aileden aldığım en büyük miras aynaya baktığımda beni utandıracak şeyleri görebilmek bu gördüğümü kanıksamak, görmezden gelmekten ziyade değiştirmek için çaba göstermek; sorunlardan kaçmak yerine çözmek için üzerine gitmek iradesidir. Çok fazla anlatacak şey var kişiliğimle ilgili ama soruları cevaplarken zaten siz de kişiliğim hakkında çıkarımlarda bulunacaksınız. Şimdilik bu kadar olsun ikinci soruya geçebiliriz.

14 Kasım 2016 günü okulunuzda öğrencilerinizin gözü önünde ağzınız kapatılarak gözaltına alındınız? Sizi neden susturmak istiyorlar? 

Çocukları gözlemlemişsinizdir. Onları utandıracak bir şey söyleyeceklerini anladıklarında elleriyle anne babalarının ağzını kapatmaya çalışırlar. Şimdi çocuklarla polisleri bir mi tutuyorsunuz diyeceksiniz. Masumiyet açısından değil ama düşünmeyi bilmemeleri açısından evet. Çocuklar soyut düşünmeyi öğrenene kadar gözlerini kapadıklarında yok olduklarını sanırlar mesela. Ya da başlarını yastığın altına gömdüklerinde saklandıklarını ve bulunamayacaklarını… Tam da böyle bir durum söz konusu ağzımın kapatılması sahnesinde. İktidarı utandıracak şeyler söyleyecektim. Mesela haksız yere işimden edildiğimi, öğrencilerimi çok sevdiğimi, bu iktidarın halk düşmanı olduğunu haykıracaktım. Bunun için ağzımı kapattılar. Ancak soyut düşünemiyorlar ve bir adım ötesini göremiyorlardı. Başlarını yastığın altına gömünce yok oldum sanan çocuklar gibi bizi susturunca halkın onları göremeyeceğini sanıyorlardı. Bugün görülüyor ki saklanamamışlar.

Yüksel Direnişi deyince aklınıza ilk ne geliyor? Direniş nasıl başladı, büyüdü? Yüksel direnişi Türk filmlerindeki gibi mutlu sona ulaşır mı?

Sondan başlayım cevaplamaya. Nasıl Amerikan Rambofilmleri Amerika’nın Vietnam’daki katliamlarını gizlemenin, yönetimi Amerikan halkının gözünde aklamayı hedefliyorsa Türk filmleri de Türk halkını gerçeklerden uzaklaştırmanın, hayal dünyasında yaşatmanın bir yoluydu. Siyasetle ilgilenmesin de aşk meşk işleriyle uğraşsın diye yapılmış Yeşilçam filmleri. Tabi ki Kemal Sunal, Adile Naşit, Münir Özkul vb. filmlerini bunların dışında tutarak…

Gelelim Yüksel direnişine. Nuriye ile başladı direniş, sonra açlık grevi süreciyle devam etti. Açlık grevi, duyulması açısından direnişin yükseldiği bir süreçti. Ancak özellikle Nuriye ve Semih’in tutuklanmasından sonra açlık grevi yapmayan direnişçiler için de fiilen polis işkencesinin başladığı dönemler oldu. İşimizi geri vermeye niyetleri yoktu. Direnişi bitirmenin yollarını aradılar. Açlık grevi tutukluluğun, hapishane koşullarının zoruyla biterse, bizlerde gözaltı, ev hapsi, tutuklama tehdidi altında direnişi bırakırsak iyi olurdu iktidar açısından. Yine başlarını yastığın altına gömmüşler ve yok olduklarını sanmışlardı. Yanıldılar. Ne açlık grevi o koşullarda bitti ne de biz direnişi bıraktık. Hala devam etmekte direniş. Ya işimizi geri verecekler ya da teşhir olmaya devam edecekler. Ben bu direnişin mutlu sonla bitmemesini başından beri iktidarın kendi topuğuna sıkması diye tanımlıyorum. Eğer bunlar soyut düşünmeyi becerebilselerdi, başlarına gelecekleri görür ve işimizi bize verirlerdi. Sanki direniş kendi çapında devam ediyor gibi görünüyorsa da durum bundan çok farklı. Biz bir çokAKP’linin bu iktidar hakkındaki olumlu fikirlerini olumsuza dönüştürdük. Kafalarında iktidarın haklı olduğuna dair sabit fikirleri olanlar bile bugün acaba diyorlar. Mutlu son bu faşist iktidarın koltuktan düştüğü zamanlardır onu da söyleyim.

İşçi Mahir Kılıç’ın direnişine muhalefet bile kulak kapatıyor.. Mahir’in direnişi neden ses getirmedi. Sizce Toplum kurbağa deneyi gibi direnişe alıştı mı? Bu kadar önemli bir olay bile günümüz Türkiye’sinde sıradanlaştı mı?

Öğretmenliğe Ankara’nın Çubuk ilçesinde başladım. Öğretmenliğimin ilk zamanları yalan söyleyen çocuklar gördüm. Hayretler içinde kaldım. Nasıl yani dedim. Yalan söyleyen ve yalanında ısrar eden çocuklar vardı. Yalan söylememeleri halinde yaptıkları hatayı affedeceğim güvencesini verdiğim halde yalanında ısrar eden çocukların karşısında gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Sonra sonra bunun bir halk gerçeği olduğunu fark ettim. Yalan söylemek doğal bir şeydi o toplum için. Benim için yalan, ortaya çıktığında aptal durumuna düşülecek bir durumdu çocukken. O aptal duruma düşmemek için zaman içinde kendime yalan söylemeyeceğim bir yaşam yaratmaya çalıştım. Ama kaç kişi bunu yapmaya çalışıyordur sizce? Evet bildiniz, toplumun çoğu bu duruma gelmiş. Yani mesela babam, çocuğu suç işlese kendi eliyle savcıya teslim edecek bir adamdı. Kaç baba bunu yapacak kişilikte?

Mahir’i işten atan İzmir Büyükşehir Belediye başkanı CHP’li. Kendi adamları. Bu durumda AKP’ye karşı eylem yapanları destekleyen CHP’liler Mahir’in yanında değil. Çünkü haksızlık kime yapılırsa yapılsın yanında olacak, haksızlık yapan kendi adamı da olsa karşı çıkacak insanlar çoğunluk değil. AKP’liler CHP’ye karşı Mahir’in yanında olabilirlerdi. Ama onlar için de bu mümkün değil çünkü Mahir solcuydu. Yani bu ülke dürüst olmayan solcuların ve solcu olmayan sabit fikirlilerin çoğunluğu oluşturduğu insanlardan oluşuyor. Mahir Kılıç tam da bu durumun teşhiri açısından önemli bir yerde duruyor. İşini almasından ziyade bu durum üzerine farkındalık yaratması onun zaferi olacak.

Polisler gözaltına alırken gözle görülür İnsanlık dışı muamelede bulunuyor. Sizce bu sosyal ve psikolojik rahatlama yöntemi mi? Özvatanında mücadele etmek ve işkenceye maruz kalma muamelesini tarif eder misiniz?

Tarihin ilk çağlarından itibaren halkı yönetenler kendilerini korumaları için bir kolluk gücünden faydalanmış. En yakın tarihte Osmanlı’da Kapıkulu askerleri var. Kapıkulu ne demek? O kapıya kul olmuş. İslami açıdan bakarsanız dünyada kimin kulu olunur? Allah’ın değil mi? Ama İslam devleti diye anılan Osmanlı’ya bakın, saraya hizmet eden askerlerine kul demiş. Kendilerini tanrı gördükleri için. Firavunlar da tanrı kral diyorlar kendilerine ve köleleri var. Roma imparatoru tanrının kılıcı diyor kendisine ve köleleri var onun da. Kapıkulu askerleri devşirmelerden oluşuyor. Küçük yaşta alınıyorlar acemi ocağına, dışarıya kapalı bir ortamda tamamen beyinleri yıkanarak büyütülüyorlar. Ne kendi yakınlarını ne de çevreden insanları görüyorlar yetişirken. Öyle yetiştiriliyorlar ki padişah için canlarını veriyorlar çekinmeden. Şimdi ki polisler farklı mı? Değil. Onlar da beyinleri yıkanarak eğitim alıyorlar. Başka türlü düşünmeleri halinde yaşam hakkı tanınmıyor. Ya işten atılıyorlar ya sürgün ediliyorlar ya da silahları yanlışlıkla ateş alıyor. Aldıkları eğitim onları insanlıktan çıkartıyor. Karşılarındakinin insan olup olmadığını düşünmek şansları yok. Hani filmde diyorlar ya, uyursan ölürsün diye. Aynı durum burada da söz konusu. Eylem yapıyorlarsa onlar teröristtir asla iyi davranma yoksa sonun olur. Dolayısıyla sağlıklı düşünme melekelerini kaybediyorlar eğitim sırasında. Hoş ben sağlıklı insanın polis olmak isteyebileceğini düşünmüyorum da. Yani demem o ki onlar işkence yaparken rahatlama ya da rahatsızlık hissetmiyorlar çünkü rutin bir iş yapıyor olarak görüyorlar kendilerini. Biliyorsunuz polise söylenen herhangi bir söz hemen dava konusu olabiliyor. Devlet polisi kutsallaştırıyor. Dokunulmaz yapıyor. Çünkü ona dokunursanız iktidarı koruyan en büyük güç yıpratılır. Polis kendini sorgular, eli tetiğe kolay uzanmaz. Tepki almaktan çekinir, halkın nabzını tutar. Ama bunun tam tersini düşünün. Her yerde korunan, kollanan, suç işlese bile ceza verilmeyen polis her türlü pervasızlaşabilir. Bu sadece Türk polisi için değil, dünyadaki hemen hemen tüm polis teşkilatı için böyledir. Bakınız eylemler sırasında eylemciye davranışları konusunda Amerikan, Alman, İsrail polisleri aynı davranışları gösterir. Gaz, cop, plastik mermi, kol bükme, yere yatırma, ters kelepçe takma vs. Çok benzer…

Son söz olarak, burası bizim vatanımız evet. Ama onun sahibi bizler değiliz. Yani her ne kadar seçimler var denilse de o seçimleri yönlendiren para, zenginlerde. Ve sonuç olarak kendi vatanında bir yabancısın. Çünkü sen fakirsin.

Berkin Elvan ve diğerleri yaşasaydı hayat……. (boşluğu doldurur musunuz?)

Büyük ihtimal hepsi bugün hapishanede olurdu. Çünkü haksızlığa direnenler ya katledilir bu ülkede ya da hapishaneye atılırlar. Bizleri de farklı sonuçlar beklemiyor eğer birleşerek mücadele etmezsek.

Sizce Türkiye’de insanlar ne zaman Ermeni, Alevi, Başörtülü, Kürt kimlikleri ile değil de İyiler ve Kötüler diye ayırılır? O günler uzak mı?

Bence iyiliğin ve kötülüğün belirleyicisi ideolojilerdir.İnsanlık ırklardan, dinlerden, giysilerden oluşmuyor. Onları bu kimliklere bölenler, yöneten ve sömüren azınlıktır. Çünkü bu paralı azınlık bölücüdür. Çünkü bölerek yönetmek daha kolaydır. Çünkü bölünenlerin birbirleriyle çatışmaları yönetenlerin işine gelir. Neden mi?

1- Bölünenler birbiriyle çatışırken kendilerini ezenleri görmezler, sorgulamazlar, birleşip mücadele etmezler.

2- Bu çatışmalar sırasında kullandıkları silahlar bölenleri daha da zengin eder.

Dünya Ezenler ve ezilenler olarak iki büyük sınıftan oluşur. Ezenler özel mülkiyeti ve üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar, ezilenler ise mülksüzler ve üretim araçlarını çalıştıranlar yani üretenler. Ezmek kötü olmadan gerçekleştirilmez. Ezen kötüdür. Ezilenlerin arasında ezildiğinin farkında olmayan ve ezene maşalık yapan kötüler vardır. Ezilenler ezildiklerinin farkında olup diğer ezilenlerle dayanışma içinde olurlarsa bunlara iyiler diyoruz. İyi insanlar, ezen ve ezene maşalık yapan kötülerle sıkı bir savaşa tutuşur, bu savaşı kazanırlarsa o zaman sömürüsüz bir dünya gerçekleşir. Sömürüsüz bir dünyada da ırk, din, dil, mezhep tartışması olmaz, olamaz. Çünkü sömürü olmayınca insanları da bölmek, savaştırmak gerekmez.

İşimize geri dönmek istiyoruz, KHK’lar iptal edilsin, Ohal kaldırılsın taleplerinize muhalefet net bir tavır sergilese ne değişir? Bu talepler sizce ne zaman karşılanır?

Muhalefet ülkemizde iktidarın yan dalı gibi bi şey. Şöyle düşünelim. Biz Emperyalist tekellerin işgaline uğramış bir ülkeyiz. Yani sömürgeyiz. Şimdi tarihe bi bakalım. Hangi sömürgeci sömürdüğü ülkenin yönetimini kendinden yana olmayan bir iktidara bırakmış? Bu ülkenin de diğer sömürülen ülkeler gibi iktidarı da muhalefeti de kontrol altındadır. Siyasi cinayetler neden işleniyor? Emperyalist tekellerin kontrolünden çıkanlar, o kontrole karşı gelenler, Amerika defol diyenler, antikapitalistler… Kontrolden çıkmasınlar diye hapsedilirler, olmadı infaz edilirler. Şimdi böyle yazınca sanki bunlarla hiç baş edilemezmiş gibi geliyor ama öyle değil. Neticede her iktidarın halka ihtiyacı var. Birleşip mücadele eden bir halkın tamamını yok edemeyeceklerine göre elimizde kalan en büyük güç birleşik mücadele. Yapamaz mıyız? Bence bu muhalefete rağmen yapabiliriz. Talepler aklı başındalar cesaretle mücadeleye girdikleri zaman gerçekleşir. Birlik içinde bir halkı hangi güç yenebilir ki?

İnsanlar öz yurtlarında haksız yere tutuklanmamak için vatanlarını terkederken Meriç’in sularında boğulmayı göze alıyorlar. Bilanço çok ağır Ohal ile başlayan süreçte 49.697 tutuklu. 10.277si KADIN 703 bebek cezaevine girmiş. Kaçırılan kişi sayısı 15İşkence il ve cezaevlerine göre değişiyor, keyfi muameleler gündemden düşmüyor. Khk ile ihraç edilip evine ekmek götüremeyenlerin sayısı 110.778 khk sonrası cezaevinde intihar sayısı 35. Sizce bu bilanço ile İktidar neyi amaçlıyor?

Faşizm Kapitalist tekellerin kriz zamanlarında baş vurdukları bir yönetme biçimidir. Yani halkta yoksulluk baş gösterdiğinde malını satamayan dev şirketler çaresizleşirler. Bu kapitalizmin handikapıdır. Yani halk yoksul olduğu için mal satamaz, mal satamayınca kar edemez kar edemediğinde iflasla karşı karşıya kalır ama karından vazgeçerse büyüyemez, büyüyemediğinde yine iflasla karşı karşıyadır. İşte bu handikap Kapitalizmin zaafıdır. Bu zaaf anlarında yoksullaşan yeterli maaş alamayan işçi-emekçinin elinde grev gücü vardır. Yani üretimden gelen gücünü kullanır ve yeterli maaş için makineyi durdurur. Yani iş bırakır. Bu da şirketler, fabrikalar için iflas anlamına gelir. Bu iki ucu pis değneğin ne tarafından tutsa patron için çöküş anlamına gelen bu sürece kriz dönemi diyoruz. Elinde tek seçenek kalıyor işçinin-emekçinin isyan etmesini grev yapmasını her türlü engellemek. Baskı, şiddet, korku, tehdit gibi yöntemler denenen bu döneme Faşizm diyoruz. Hepsi isyan çıkmasından duyulan korkunun sonucudur. Ekonomi batıyorsa baskı tek yöntemdir Kapitalizm için. Baskının başarılı olmadığı yerde son çare milliyetçiliği körükleyerek savaş çıkartmaktır. Zira savaş emekçinin ekmeğinin düşman tarafından çalındığı ortamdır. Bu durumda aç kaldığın için iktidarı değil düşmanı suçlarsın, patron değil düşman sorumludur açlığından. Açlığa razı gelir vatan için, vatanı yeniden inşa etmek için karın tokluğuna çalışırsın. Vatansever, milliyetçi işçilerin artık grev diye bir düşüncesi kalmaz çünkü düşmanın saldırdığı bir ortamda vatandan önce maaş düşünmek vatan hainliğidir. Sanırım patron kafası ve sınıf bilinci olmayan işçi sınıfının ilişkisi anlaşılmıştır. Yani demem o ki iktidarın bi şey hedeflediği yok. Krizden nasıl kurtulurum, halkın isyan etmesini nasıl engellerim de edindiğim serveti koruyabilirim derdinde…

Diğer yandan işsiz sayısı 6 milyona yaklaşırken; işçi ve emekçiler, geçinemedikleri için kendilerini yakıyor veya intihar ediyor. İşsizliğe, yoksulluğa ve hayat pahalılığına karşı mücadele etmek için ne gerekir?

Bilinç gerekli diyeceğim herkesi bilinçlendirmek de çok uzun vadeli olacak. Ama şöyle olabilir; Az sayıdaki bilinçli insanın biraz cesaretle bir araya gelmesi yani örgütlü bir mücadele şart. Ama bunun için her şeyi göze almış cesur insanlara ihtiyaç var. Ben bunların olduğunu ama bir araya gelmek sıkıntısı yaşadıklarını düşünüyorum. İktidarın akıl hocalarının bugünü çok önceden gördükleri ve yozlaşma, teslim alma, sindirme gibi yöntemlerle sendikaları işlevsizleştirdiği bir gerçek. Tam ihtiyaç olduğu süreçte sendikaların yıllar öncesinden sindirilmiş, mücadeleden yoksun insanlarla yönetiliyor olması ne talihsizlik değil mi?

 

Yarın 2. Bölüm: Sosyal Medya ve Direnişte Kadın olmak..

Editör/Deniz ZENGİN

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here