En Değerlimizi Aldılar Bugün Elimizden: ‘ZAMAN’ınımızı…

0
1274

4 MART 2016… Evsiz kaldığı günün tarihiydi. Yuvasından biber gazlarıyla,hakaretlerle, şiddetle  çıkarıldığı geceydi. Limonun, biber gazıyla yanan gözlere iyi geldiğini de o gün öğrenmişti. 

Henüz öğrenciydi. Her gün önünden geçtiği binanın sağ üst köşesinde durarak ona göz kırpan tabelaya hayranlıkla bakarken, ‘Bir gün burada çalışacağım’ diyordu da ‘ZAMAN’ yazılı binaya girmenin de zamanı vardı biliyordu. Gayret gerekti… Emek mi? olmadan olmazdı…

Kimileri için gereksiz, birileri için ulaşılmaz, bazıları için değmez!!! görülse de onun düşünce ufkunu süslüyordu, manası olan seslerin yükseldiği binanın bir parçası olabilmek… Oldu da…

Üniversiteyi bitirmesine 2 sene kalmıştı. İzmir’de bulunan bir sempozyum için aldığı daveti hiç düşünmeden kabul etti. Sempozyum güzel olurdu da saatlerce yolculuk yapmak düşüncesi daha iyi geliyordu ona. Hülyalarını bölen seslerden bir süre uzak kalacaktı…

Yollar hızlıca bitti. Eline tutuşturulan program akışını incelerken telefonu çaldı. Tanımadığı bir sesten; yan yana gelebilecek en güzel kelimeleri duyacağını henüz bilmiyordu. ‘Bize bıraktığınız belgeleri inceledik artık burada başlayabilirsiniz…’

İstanbul’dan İzmir’e giderken yolların uzun sürmesini dilerken şimdi hızlıca bitirmek istiyordu dönüş yolunu.

19 Ocak 2015… Ve işte artık ‘ZAMAN’da, belki de tam zamanında… İnsanların ‘En güzel anlarım’ başlığı altında topladıkları anıları vardır ya, işte bu tarihi o başlığın hemen altına çok yakıştırırdı.

Gördükleri, öğrendikleri kadar değerliydi. Samimiyet, sevgi, üslup; Ciddiyet, sabır ve doğruları anlatmaktan asla geri kalmama mayasıyla yoğrulurdu oraya giren. Sefa günleri de birdi cefa zamanları da.. Aynı çizginin üzerinde bir adım aksamadan yürürdü buraya gelen…

Sonra kara bulutlar indi en güzel ‘ZAMAN’ınına… Olacaklardan habersiz başladığı günün ikindi vaktiydi. Televizyonda metanetle konuşan birini dinliyordu. Dokunsan ağlayacaktı konuşan ama tutuyordu kendini, bırakmıyordu. Gazetemize ‘Kayyım’ atandı…! Kayyım… Kayyım.. Kayyım…

Açıklamanın devamını dinlemeden, nasıl hazırlandı bilemeden çıktı evden.. Evini, yuvasını hırsızlar basmıştı, değildi kayyım.. Binanın kapısından girdiğinde konuşan sadece gözyaşlarıydı. Ellerinde kuran olan nice insanın dilinden değil gönlünden ve gözünden dökülüyordu dualar.. Acı bir bakışta saklanmıştı hüzünler.. Saatler sonra haykırabildi ancak diller. ‘ALLAH VAR GAM YOK’ ‘ALLAH VAR GAM YOK’ ALLAH VAR… 

ZAMAN’ı elinden kayıp gidiyor, tutamıyordu.. En sevdiğini yolcu eder gibi bakıyordu sadece ardından. Bina gidiyordu da düşüncelere de kayyım atanamazdı ya, kalplere de vurulamazdı ya kelepçe…

Ve saatler.. Gece yarısına doğru ilerliyor.. Gazete binasına  hakaret dolu sözlerle giriş yapan kocaman bir (sözde) Emniyet grubu çıkıyor ortaya.. ‘Binayı boşaltın’ uyarısı yok..! Bir muhabiri sürüklüyorlar önce yerde şiddetle, kendilerine karşı koyan gazeteci için ‘Atın bunu merdivenden atın’ diyorlar. Ortaya attıkları başka bir şey de var her yeri dumana boğan. Biber gazıymış, onunla da burada tanıştı. Ardından duyduğu ‘Burası artık terör yuvası değil, devletin kurumu olacak’ sözü ise biber gazından daha çok yaktı canını…

Ve sonra bir biber gazı daha… ”Kendi canımı kurtarayım yeter” diyen birilerini bulamazdınız burada. O hengamede insanlara limon dağıtan birileri dolaşıyordu etrafta. Biber gazıyla yanan göze iyi geliyormuş bunu da yine o gün öğrenmişti orada.

Şiddet, hakaret ve küfürlerle kapı dışarı edildiler binadan… Gül bahçesi dikenlere kaldı koruyamadı…

Zulüm yetmedi, öldürseler de yetmeyecekti belki de. Öyle bir nefret öyle bir öfke… Nedeni cevapsız… Reisleri istiyor onlar da uyguluyor…

Sonra son kez ama peş peşe atılan biber gazları.. Geniş bir cadde ve caddeyi iğne atsan yere düşmeyecek derecede kaplayan yüzlerce insan.. Nefesi kesiliyordu dumandan, kalabalıktan, kendini ölüme hiç bu kadar yakın hissetmemişti. ‘Ne olur Allah’ım bize yardım et’ nidaları yankılanıyordu yüreğinde…

Bir yanda bayılan diğer tarafta fenalaşan insanlar takıldı gözüne bir an. Ve onlara yardım eden yine bir sürü insan.. Kendileri de zor nefes alarak ama ardında çaresiz birilerinin kalmasına izin vermeden yardım eden bir sürü vefa insanı..

Dumanın her yeri sardığı kalabalık arasında koşmaya devam ederken sol tarafta küçük bir bakkalın kapısının açıldığını fark etti. Kolundan tuttu biri. Burası güvenli diyerek içeri aldı onu. Oturduğu zaman tek bir kelime edebildi. ‘Su..’  Gözlerini kaldırdığında kendisi yaşlarında 3 kişiyi gördü. Belli ki onlara da yardım edip içeri alan bakkalın sahibiydi. ‘Gençler, biz sizin de, orada toplanan yüzlerce insanın da suçsuz olduğunu biliyoruz’ tesellisi de içtiği su kadar ferahlatmıştı içini…

Saatler geçti… Ortalık sakinleşti.. Artık evlere gitme vaktiydi. Gözü arkada, gönlü kendisine o göz kırpan tabela da kalarak…

Aylar hükmüne geçen bir gün yaşamıştı sanki. Başını yastığa koyduğunda önce ah u vah değdi diline bir an. Sadece bir an… Sonra küçükken babasıyla dinlediği gönlü güzelin o güzel sözleri aldı ‘ah’ların yerini…

Yolun çetinliğine rağmen hadiseler karşısında pes etmeyin!!! Bin dönemeç çıksa karşınıza, sarsılmadan hep aynı şeyi söyleyeceksiniz.. Bir güfte bestesini siz yapacaksınız. Çıktık dikenli yollara dönmemeye söz verdik geriye diyeceksiniz… Dönmeyecekti de, dönmeyecekler de.

Kalbinin bir parçası olan insanı yaşadığı o süreçte kaybetmiş olsa da, kendisiyle birlikte binlerce insanın gurbete, zindana düştüğünü bilse de söz vermişti. Ağlamadan edemezdi belki ama şikayet yoktu…

MELİKE ÇAĞAN

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here