HANGİ TİP HALİFE YALAN SÖYLER?

0
1043

Hz. Ömer halifeliği döneminde hutbede “Ey insanlar! Dinleyin ve itaat edin” dediğinde Selman-ı Farisi ayağa kalkar ve “Bugün seni ne dinleriz, ne de itaat ederiz” der. Hz. Ömer bu çıkış karşısında kızmadığı gibi Allah Rasulü’nün halifesiyle nasıl konuşuyorsun bile demez. Sadece “Neden?” diye sorar. Selman cevap verir: “Üzerindeki cübbenin nerden geldiğini açıklamadığın sürece seni dinlemeyeceğim. Ganimetlerden bana diğer Müslümanlara düşen kadar kumaşla bir cübbe çıkaramadım. Oysa sen uzun boylu olduğun halde nasıl oldu da o kumaştan bir cübbe çıkarabildin?”

Ortada bir yanlış anlama vardı ve Hz. Ömer, Müslümanların malını gasp etmekle itham ediliyordu. Günümüzdekiler gibi “Ben idareciyim, istediğim gibi davranırım, sen bunu sorgulayamazsın” demek yerine oğlu Abdullah’a cübbenin hikâyesini anlatmasını söyledi. Abdullah ayağa kalkıp “babama da bana da diğer Müslümanlar gibi bir parça kumaş düşmüştü. Bir parçadan cübbe çıkmayacağı için ben kendi hakkımı babama verdim ve bu cübbe dikildi” der. Bu cevap karşısında Selman ayağa kalkar ve “Konuş ya Ömer, artık seni hem dinler hem itaat ederiz” der.

Bu olay siyasi tarih açısından bakıldığında adaletin tatbik edilmesinde zirve bir olaylardan biridir. Düz bir vatandaşın, devlet başkanını sorgulaması ve onun da demagoji yapmadan, elindeki gücü devreye sokmadan kendisini savunması gerçek adaletin tezahürüdür.

***

Bir örnek de Hz. Ali’nin halifelik döneminden… Hz. Ali’nin zırhı kaybolur, daha doğrusu kılıfına uydurularak bir Yahudi tarafından çalınır. Durumu fark eden Hz. Ali, elindeki devlet gücünü devreye sokarak zırhı almaz, mahkemeye başvurur. Mahkeme kadısının Hz. Ali’ye iltifatı ve oturması için yer göstermesine onu kızdırır ve ayrıcalık yapmadan her iki tarafa eşit davranmasını ister.

Mahkeme başlar. Hz. Ali, “Zırh benimdir, onu ne sattım ne de hediye ettim” der. Yahudi ise “Zırh benimdir, ama mü’minlerin emirine de yalancı demiyorum” der. Kadı, zırhın kendisine ait olduğuna dair Hz. Ali’den bir delil isteyince “hayır, bir belgem yok” cevabını alır. Hal böyle olunca da zırh Yahudi’ye bırakılır. Dikkat edilirse kadı, Allah Rasulü’nün damadı ve devlet başkanı olan halifenin doğruluğundan şüphe etmediği halde ortada bir delil olmadığından onun aleyhine karar veriyor. Hz. Ali, Hz. Ömer gibi davranıyor; kızmıyor, benden nasıl belge istersin, doğru söylüyorum işte vs. demiyor, hükme razı oluyor.

Öte yandan bu kararı veren kadı, amiri konumunda olan Hz. Ali’den korkmuyor, görevden alınabileceğini veya sürgün edileceğini düşünmüyor, işinin gereği neyse onu yapıyor, çünkü karar vermek için delil gerekir ve iddia sahibi olan Hz. Ali’nin ortaya delil koyamıyor.

Yahudi’ye gelince, yaşananlar karşısında şok geçiriyor ve bir itirafta bulunuyor: “Mü’minlerin emiri beni mahkemeye veriyor ve kaybediyor. Bunu kabul etmek peygamber ahlakıdır ve artık bana düşen Müslüman olmaktır. Ya Ali, zırh senindir, bineğinden indikten sonra sen fark etmeden onu almıştım” diyor. Buna karşılık Hz. Ali, “Madem Müslüman oldun, zırhı sana hediye ediyorum” diyerek bulunduğu konumun hakkını veren biri olduğunu gösteriyor.

***

Gerçek halifeler döneminde yukarıdakilere benzer birçok olay var. Sahih kaynaklara bakıldığında o dönemde halifelerin sebep olduğu yalan söyleme, ikiyüzlülük, haksızlık, bencillik, adaletsizlik, kul hakkına girme, tükürdüğüne yalamak zorunda kalma, aldanma, aldatma gibi ne bir olay görmek ne de bir söz duymak mümkün değil.

Gelelim günümüze…

Dolaylı da olsa halife ilan edilen Erdoğan’ın başından geçen birkaç olaya verdiği tepkilere bakalım. Sayılamayacak kadar çok olan örnekleri burada sıralamak mümkün değil. Sadece gerçek halifelerle bir kıyaslama yapma açısından deryadan bir katre sunalım. 2000’li yılların başında parmakla gösterilen ülkemizin şu anki durumunu da göz önünde bulunduracak şekilde yorumları size bırakıyorum:

2006’da “Siyaset dürüst anlayışla buluşursa güç kazanır. Ben ortaöğretim yıllarında AB’ye karşıydım. Ama sorumluluğum arttığı zaman baktım ki, kazın ayağı öyle değil…”

2006’da Mersin’de “Anamızı ağlattınız” diyen çiftçiye, “Hadi ananı da al git buradan…”

2009’da İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “one minute” çektikten yarım saat sonra “benim tepkim moderatöreydi…”

2009’da TOBB Genel Kurulu’nda “Hiç kimse vazgeçilmez değildir, bu koltuklar fanidir, gelip geçicidir…”

2010’da Mavi Marmara ile ilgili Hocaefendi’nin “keşke gerekli yerden izin alınsaydı” sözlerini diline dolayıp gereken sömürüyü yaptıktan sonra orada ölenlerin hak arama çalışmalarına karşı “giderken dönemin başbakanından izin aldınız mı?…”

2010 referandum sonuçları belli olduktan sonra “Dünyanın dört bir yanından, okyanus ötesinden bu sürece destek veren tüm kardeşlerimi kutluyorum…”

2010’da Şanlıurfa’da toplu açılış töreninde “Padişahım çok yaşa” pankartını görünce “Ben ne padişahım ne de padişahlığa özentim var, kaldır o pankartı…”

2011’de genel seçimler öncesinde “Bir dönem sonra mola vereceğim, bakarsınız mola hoşumuza gider, tamamen bırakırız…”

2013’te Barzani ile Diyarbakır’da miting yaptı, 2014’te “çözüm sürecine başımızı koyduk” dedi, ama 2017’de Kürdistan’ın bağımsızlık referandumu ile ilgili olarak Barzani için, “böyle bir yanlışa düşeceğine ihtimal vermiyorduk, demek yanılmışız…”

17-25 Aralık ve 15 Temmuz yalanları, seçim arefelerinde ülkelere efelenmeler daha sonra da verilen tavizler ve son olarak Deniz Yücel kepazeliği…

Ne diyeyim… Rabbim yardımcımız olsun, vesselam…

 

Halit Emre Yaman

@halitemreyaman

halitemreyaman@hotmail.com

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here