GÜFTESİZ BESTELER

0
968

Derin düşünceler içindeyim, meşum zaman diliminde. Zalam zalam üstüne, yeryüzü bile nefes almakta zorlanırken; bir kapı aralanıyor ruh dünyamda tevhid soluklu.. ve güftesiz besteler duyuluyor her yandan. Güftesi yazılmamış lakin dinleyene itminan ve neşe veriyor.

Güfte bir müzik eserinin sözleridir malum. Beste ise söze ses ve nağme katan ritim, nota ve seslerdir. Klasik batı müziği; müzik dünyasının en güzel eserlerini üretmiştir. Genelde yüksek kültür seviyesine hitab eden bu tür müzikler, halk müziklerinden net çizgilerle ayrılırlar. Avrupa kökenli bu müzik; çoğunlukla org ve arp gibi enstrümanlarla çok sesli olarak icra edilirler. Tek düzelikten uzak karmaşık seslerin kullanıldığı, eserlerdir bunlar. Erbabının dışında kulağa hoş gelir ama genelde tekrarı ve anlaşılması zordur. Vivaldi, Bach, Mozart ve Çaykovski’nin eserleri hep bu türdendir. Bizde de sanat müziğinde semai, peşrev ve taksim gibi eserler enstrümantal dediğimiz türden güftesiz bestelerdir. Söz olmamasına rağmen çok anlamlar yükleriz bu tür bestelere. Beethoven’ın 9. Senfonisi, Mozart’ın piyano konçertosu, Dede Efendi’nin Yürük Semaileri pek meşhurdur.

Çağrı ve er-Risale filmlerinin müziklerini Londra Senfoni Orkestrası’ndan dinlemiştim. Ne muhteşem seslerdi. Aynı orkestra “Son Mohikan, Vangelis, iyi-kötü-çirkin filmlerinin müziklerini de seslendirmişti. Bu müzik eserlerine dünyada uydurulacak güfte var mıdır bilmiyorum!

21. Yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız şu günlerde de Anadolu’dan bir takım güftesiz besteler yükseliyor. Kendilerine yapılan tüm tahkir, tezyif, tescin, tağyir, tevkif, tağdir ve zulme rağmen çizgilerinden milim şaşmayıp, kimseyi rahatsız edip incitecek en ufak serzeniş ve taşkınlığa başvurmuyorlar. Tarihi niteliği olan zamanlar yaşıyoruz ve bu dönem kendi kahramanlarını yetiştiriyor.

Geçmişe bir göz gezdirelim; Avrupa’yı tanıdıktan sonra; yöneticileri eleştirdiği için mahkum edilen ve işkencelere maruz kalan Sabahattin Ali’yi, bu süreç olmasaydı belki hiç tanıyamacaktık. O da ülkeyi terketmek zorunda kalmış ve Bulgaristan sınırında öldürülmüştü. Che Guevara gibi Sosyalizmin yılmaz savunucusu, adalet ve özgürlük savaşçısı da benzer bir hayat yaşamıştır. Engin dünyamızın ruh mimarlarından Mevlana Celaleddin, Hallac-ı Mansur, İmam-ı Azam, Mehmet Akif, Mustafa Sabri, Zahidi Kevseri gibi isimleri de benzer tavır sergileyip tarihteki yerlerini almışlardır. Yakın tarihin zorbalarına karşı el-pençe durup rahat yaşayabilecekken dik durmayı becermişlerdir. Sebebi her ne olursa olsun, davası uğruna dik duran insanlar gerçek devrimcilerdir.

…ve Bediüzzaman. Ülkemizin topraklarında neşet etmiş ömrü esaret zindanlarında geçen pir i Mugan. Tek derdi Anadolu’nun uyanması ve milletin İmanının selameti olan bu mübarek zat Van kalesine çıkarken ayağı kaydığında ‘Davam’ diye haykırıyor. Üstad ölümle burun buruna geldiğinde bile aklında tek bir hakikat var.

Bir tarafta karanlığa yenik düşen yığınlar. Ruhları, bedenleri ve cismani ihtiraslarının baskısı altında bulunan gözleri kapalı topluluk takılıp yolda kalmış. Bunların yanında karanlık türküsü mırıldananlar; ümidini yitirmiş, iş bitti diyenler ve yolların genişliğine rağmen yoldan çıkan, makam, mevkii, şan, şöhret ile başı dönen ve handikap yaşayan talihsizlerin durumu da içler acısı.

Diğer bir tarafta geçmişte yabancı olduğumuz, devrimci kesim. Şimdiler de ise yakından tanıyıp anlama fırsatı bulduğumuz insanlar. İnandıkları davanın ilkelerinden vazgeçmiş gibi duruyorlar. Adalet, eşitlik, özgürlük, hürriyet, sosyalizm gibi kavramların içi tamamen boşalmış görünüyor. Bebekler anneleri ile beraber hapsedilirken… Neredeler? “Çocuk gülüşlerinin masumiyeti kurtaracak dünyayı” diyen, veya “Aynı evrende yaşamamalı cellatlar ve çocuklar; Ya ölmeli cellatlar ya da hiç doğmamalı çocuklar ..!” diyen Che Guevara’nın peşinden gidenler. Evet, uzak olduğumuz bazı kesimleri ancak anlayabildik. Yüz yıldır çile çeken Ermenileri; elli yıla yakındır diaspora yaşayan devrimcileri, otuz beş senedir çift taraflı zulüm gören ekradı, ötekileştirilen Alevi kardeşlerimizi bu meşum zaman diliminde anlayabildik. Babrak Karmal’ın zulmüne maruz kalan Afganileri, Humeyni’nin zulmünden kaçan Farisileri, kendi dindaş ve soydaşlarının gadrine uğrayan Urduları bu süreç olmasaydı anlayamayacaktık. Esed’lerin Saddamların daha bilmem hangi Tiranın zulmüne uğramış Arap’ları görmemiş olacaktık bu dönem olmasa idi.

Geçmişten geleceğe uzanan hayat yolculuğunda imtihanın en çetinini yaşıyor tüm insanlık. Bir hayli zamandır emsalsiz bir kapı aralanmıştı yeryüzünde. Lahuti bir meltem esmeye başlamıştı. Dil sevgi diliydi, çehreler de artık mütebessimdi. “Yeni bir dünya” deyip yola çıkan hicret gönüllüleri etrafa bahar neşidelerini sunmaya başlamıştı bile dil olimpiyatları ile ama kafiye eksikti. Sadece alkış tutanlar vardı, kenarda durup sadece izlemek durumunda kalanlar. Tamam olmuyor tamamlanamıyordu bir türlü beste. İşte şimdilerde bestelenen dünyaca ünlü bir başyapıttır bu. Tam da zulüm ve fitne asrında..

Sadece düşüncelerinden dolayı baskı görüp dik duran insanlar, kendileri bile bu duruşun ne kadar değerli olduğunun henüz farkında değiller. Türk tasavvuf tarihinin en etkileyici ve en önde gelen mutasavvıflarından biri Hz. Niyazi-i Mısri sevgi diliyle hakikate koşanları şu dizelerle anlatmış;

İzi yoktur ki izinden biline
Dahi tozmaz ki tozundan biline
Sen onu sanma sözünden biline
Hakikat ehlinin olmaz nişanı.

Hal ve temsil diliyle, yolzedelere, yürüme özürlülere; gözleri açan, kulak pası silen, ölü gönüllere yeni hayatlar vadedenlerin ahengi güftesiz bir bestedir. Bütün yol yorgunlarını ahseni takvim fıtratına çekmeye gayret eden ve tüm bu tarif edilenleri kendilerine saygıya çağıran kişiler ve onların duruşlarındaki sessizliğe rağmen çıkan armoni bir güftesiz bestedir.

Çil yavrusu gibi sağa sola dağılmış, haber alınamayan, zalime -sahabe Efendilerimiz (radıyallahu anh) gibi- adaletsizliğe boyun eğmeyen, hakkını arayan, dik duruşuyla zalimleri ürkütenlerden çıkan sesler birer güftesiz bestedir. Herşeye rağmen başına her gelen musibeti de vicdanı ile tartıp; aklını ikna eden ve yaşadıklarını günahlarına kefaret sayarak her türlü zulme karşı sesini bile çıkarmadan meşru çizgiden ayrılmayanların kadere rıza göstermesi güftesiz beste değil de ya nedir? Zindanlarda yada bilinmeyen yerlerde veya bir çok ülkeye hicret etmiş, yer değiştirmiş; yokluğa rağmen ahengini bozmadan yaşama gayreti içinde olan pek çok hakikat erinin duruşları birer güftesiz bestedir.

Gördükleri muamele ile mahrumiyete maruz bırakılan, dost bildiklerinden sükut ve vefasızlık görseler dahi ne gönül koyan ne de kimseyi vefasızlıkla suçlayan, Sözleri laf ebeliklerinden çıkıp suskunlukla gerçek değerine ulaşan adeta kılı kırk yararcasına kırk düşünüp bir söyleyen, karşılaştıkları en ağır şartlara, en çetin imtihanlara bir “eyvallah” çekip yol almaya bakan bu peygamber şehrahı müdavimlerinin hali birer güftesiz bestedir.

İç dünyalarında hep O’nunla münasebet heyecanı içinde bulunan, Hakk ile münasebetlerini en kötü fiziki şartlarda ilerilerin ilerisine taşıyan, tenha gecelerde “Sen! Sen Allahım! diye yankılanan bir ses ve soluk olma bahtiyarlığına erip zamanın hakkını verenler birer güftesiz bestedir.

Bu yolun yolcuları tarih boyu aynı kaderi paylaşmış. Kuran talebeliği güzergahında yürümüşlerdir. Hep sevgi soluklamış, herkesi kardeşlik hisleriyle kucaklamış, konuşurken gönül diliyle konuşmuş, konuştuklarını hal şivesiyle renklendirmişlerdir. Bahtiyar onlardır ki Allah (celle celaluhu) aşkına, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hatırına, ahseni takvim sırrı ile yaratılışındaki ahengi bozmadan yola devam etmişlerdir.

Uğradıkları yerlerde; geçmişin “çil çil kubbeler eken” orduları gibi farkediliyorlar sessiz sedasız. İlmek ilmek işlenen bir kanaviçe gibiler tüm dünyada. Gaye-i hayallerinde hep tamamlanmamış besteyi tamamlama azmi. Duygu ve düşünceleriyle, ses ve sözleriyle gönüllerinden güftesiz besteler takdim ediyorlar muhtaç sinelere.

Zalimler asrında iyi ile kötünün tüm dünyada rengini belli ettiği şu demlerde güftesiz bir beste yazılıyor. Hedefleri bu işi tamamlamak yarım bırakmamak. Altı yıllık bir inkıtanın ardından Çamlıca’dan yükselen ses: “Rica ediyorum! Başladığınız bu iş yarım kalmasın!” demişti. Şimdi tüm gayretler başlanan bu işi tamamlama hedefinde.

Ne mutlu dillerinden dua, kalplerinde kardeşlerinin derdini eksik etmeyen karınca misali safını bir damla su ile dahi olsa belli edenlere.

“Kaybetmekten korkma; Birşeyi kazanman için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma; Kaybettiğinde değil vazgeçtiğinde yenilirsin.” Che Guevara

Deniz ZENGİN @kamphatiralarim

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here