Cemaat Birey dengesi ve Bireyin Çiçek Açması

0
1246

İnsan sosyal bir varlık. Tek başına yaşamını idame ettiremiyor. Toplumun, ailenin içinde hayat buluyor ve bireysel özelliklerini gösterebiliyor. Ormanın içinde iken ağaç olabiliyor; ağaç kalabiliyor. Eğer onu tek başına çöle dikerseniz soluyor, kuruyor. Kendi problemleriyle tek başına kalan insan problemlerini çözemiyor, ruhi çöküntüler yaşıyor. O nedenle psikiyatrlar, psikologlar hastalarına topluma karışmayı, bir şeylerle meşgul olmayı ve sosyalleşmeyi öneriyorlar.

Ancak sosyalleşme, birlikte yaşama, hayatı paylaşma özellikle doğu toplumlarında yanlış yorumlanıyor. Münhasıran Müslümanlarda  bireysellik, bireysel özelliklerin öne çıkması olumsuz çağrışımlar yapıyor. “Cemaat olma”, “ittihat”  bireyin alanını daraltma, bireysel özellikleri/kabiliyetleri dumura uğratma şeklinde anlaşılıyor. Cemaat-tarikat türü yapılarda cemaatin, tek sesliliğin fetişleştirilip bireyin ve bireysel insiyatiflerin şeytanlaştırılması sıkça rastlanan durumlardan. Bireyin sınırlandırılması ise genellikle onu “günahlardan koruma”, “yanlış işlere girmesine mani olma” şeklinde gerekçelendirilmektedir. Çoğu zaman “Cemaatte rahmet vardır” Hadisi Şerifi kolayca güdülen bir yığın, araştırıp irdelemeyen bir kitle oluşturma adına sui-istimal edilmektedir. Oysa Kur’anda defalarca ve farklı formalarda geçen “araştırmaz mısınız?, “düşünmez misiniz?”, “tefekkür etmez misiniz?”, “akletmez misiniz?” “ne az düşünüyorsunuz!” ayetleri çok hatırlanmaz, hatırlansa bile bireye bakan yönleri görülmez.

Cemaat ve onun sağladığı imkanlar elbette insanların bazı güzelliklere kolayca ulaşmasını, bazı hatalardan uzak kalmasını sağlıyor. Cemaat ibadetlere, hayırlı amellere bereket katıyor; tenbellik, rehavete kapılma, nefsin talimatlarına mağlup olma gibi bir kısım olumsuzluklardan kurtarıyor. Ancak unutulmaması gereken bir şey var ki her insan birey olarak doğuyor, bireysel sorumlulukla yaşıyor ve birey olarak ölüyor. Çünkü hiçbir insan sürünün parçası değil. Her insan eşsiz ve biricik. Hazreti Adem’den bu tarafa yaratılan herbir Ademoğlu diğerlerinden farklı. Allah her insana irade, akıl, vicdan, ruh, temyiz kabiliyeti vermiş; her kişiye şahsına münhasır özellikler bahşetmiş!

Bediüzzaman Eski Said dönemi eserlerinden Makalat isimli kitabında üç büyük düşmana karşı mücadele edilecek silahlar arasında girişimciliği, teşebbüsü şahsiyi de saymaktadır:

“Şimdi bilmeli ve anlamalıyız ki, şu üç düşmanımızı kahretmek ve o üç cevherimizi onların ellerinden kurtarmak için de elmastan masnu üç seyfi satı-ı celadet bize lazımdır: birinci kılıcımız maarif, ikinci ittifak ve muhabbeti milli, üçüncü de teşebbüsü şahsi ve sayi nefsidir. Herkes nefsine (şahsına) itimat etmelidir ki, haricin muavenet imtinanından, (minnetinden) tezellülden, iftikardan istiğna hâsıl etsin, mezellet yükleri altında eğilmekten, her desti kahr-ı itisafa boyun eğmekten azade kalsın”

Bediüzzaman burada Müslümanların üç büyük düşmanı olarak kabul ettiği “cehalet”, “ihtilaf” ve “fakirlik” ile mücadelede araçları arasında teşebbüsü şahsiyi, girişimciliği de söylemektedir. Girişimciliğin, çalışmanın, üretkenliğin başkasından yardım talep etmekten, zelil hale düşmekten, haksızlıklarla ezilmekten kurtaracağını söylemektedir. “Nefse itimat” kavramı ile kişinin kendine güven duymasından, ezik olmamasından, cesaret sahibi olmasından bahsettiğini düşünmekteyiz. Dikkat edilirse bu özellikler insanların bireysel varlığının, kişiliğinin törpülendiği ve yok sayıldığı hallerde gelişmez; gelişemez.

Batı medeniyetinin İslam medeniyetine galip gelmesinde bireysel becerilerin önemsenip öne çıkması, burjuva sınıfı, tüccarlar ve bunların girişimciliği çok önemlidir. Batı şahsi teşebbüsün, bireysel güvenin, hatta maceracılığın önünü açarak pek çok keşif ve icat yapmıştır. Batıyı Ortaçağ karanlığından kurtaran ve dünyaya açan dinamikler sorma, sorgulama, eleştirme, yenişeyler deneme ve merak duygusu; bireyin ve kabiliyetlerinin ödüllendirilmesi olmuştur. Bediüzzaman bizim medeniyetimizin de girişimciliğin desteklenmesiyle ve kişilerin güven ve cesaretinin artırılıp, önünün açılmasıyla gelişeceğini ve bu şekilde başkalarının minnetine girmekten ve zelil olmaktan, güçlülere boyun eğmekten kurtulacağımızı ifade etmektedir.

Maalesef İslam toplumlarında işbirliğine, cemaate çokça vurgu yapılsa dahi bireye ve bireysel kabiliyetlerin geliştirilmesine, girişimciliğe vurgu yapılmaz. Bireysel kimlik kollektif kimliğin gölgesinde kalır. Oysa Allah her insanı müstakil bireyler olarak yaratmıştır ve her kişi ahirette Allah’a hesabını kendisi verecektir. Dünyada da durum farklı değildir. İslam’a göre kişiler kusurlarının vebalini bizzat ödemek durumundadırlar. Allah Kur’an-ı Kerim’de “kimse bir başkasının günahı/hatası yüzünden sorumlu tutulamaz” demektedir. Bunun yanında karı koca arasında dahi mal ayrımı ve şahsi kazanç, gelir-gider ayrımı söz konusudur. Ne var ki uygulamada Müslümanlar bireyi yok sayacak kadar geri plana itmiştir. İslam dünyada ve ahirette bireysel eylemi ve sorumluluğu esas alıyor ama Müslümanlar bireyi cemaatin, cemiyetin, aşiretin içinde yok ediyor; melekelerini, becerilerini geliştirmesine imkan tanımıyor. Cemaat, tarikat yapılarında “cemaat ruhu”, “itaat”, “fitne çıkarmama”, “huzur ve uyumu bozmama” gibi gerekçelerle bireysel özellikler/kabiliyetler kolayca baskılanabiliyor. Oysa tam da bu noktada Bediüzzaman içinde bulunduğumuz zaruret, fakirlik ve geri kalmışlıktan kurtulmanın en önemli çarelerinden birisi olarak teşebbüsü şahsiyi, girişimciliği ve kişinin kendine güven duymasını (nefsine itimat) sayıyor.

Girişimcilik ve teşebbüsü şahsi konusunda Bediüzzamanın referans aldığı naslardan birisi de     (insan için ancak çalıştığı vardır) ayetidir. Said Nursi Divanı Harbi Örfi adlı eserinde, geçmiş dönemlerde keşmekeşliğe sebebiyet veren ağalık eğilimi, başıboşluk ve enaniyet gibi olumsuz duyguların geleceğin saadetli medeniyet sarayında “fikri icada ve teşebbüsü şahsiyeye ve fikri hürriyete inkılap edeceğini” söylemektedir. Ağalık, tahakküm ve enaniyetin düşüncenin doğurganlığını engellediğini vurgulayarak bunun bireysel girişimcilik ve düşünce hürriyeti ile aşılacağını ve gelecekte kurulacak medeniyetimize bunların esas teşkil edeceğini ifade etmektedir.

Nevval Sevindi’ye 1997 yılında verdiği ropörtajda Fethullah Gülen: Ferdin fert olarak, aynı zamanda başka fertlerle motivasyonundan, fert olarak inkişafından çok korkmamak lazım, endişe etmemek lazım. Çünkü, İslam da, Kur’an da ferde adeta bir nev olarak bakar; her fert, başka türlere göre bir nev, yani bir türdür. ..Ferdi hak ve hürriyetlerini başkalarına zarar vermeyecek, hattâ, başkalarını kendine tercih şuuru içinde kullanan, bu çerçevede eğitim alan bir ferde fevkalade inkişaf etme imkanı verilmelidir.” demektedir.

Genellikle yanlış anlam yüklenen ve başkalarını susturmak, baskılamak, sindirmek için gerekçe yapılan kollektif şuur için ise Herkül.org sitesinde 2009 yılında yayınlanan yazıda: “Kollektif şuur farklı istidat ve kabiliyetlerin inkişaf etmesi için uygun bir ortam hazırlamanın ad ve ünvanıdır. Evet, o, gerçek mânâ ve muhtevasıyla ortaya konulduğunda, insanlar o zeminde beyin fırtınaları yaşar, kendilerini rahatça ifade eder ve fikirlerini açık bir şekilde ortaya koyarlar. Çünkü o atmosferde, insanlar, en azından kendileri kadar başkalarının da bir kısım hakikatleri ortaya koyabileceğine inanır, hakikate karşı saygılı davranır ve hakikat kimin elinden çıkarsa çıksın onu alır, öper, baş tâcı ederler.demektedir. Aynı sohbette müstebidâne ve oligarşik bir hâkimiyet kurma; şahsî ve hususî fikirlerin ortaya çıkmasına engel olmak için farklı düşünenlere baskı uygulama anlayışının kolektif şuurla hiçbir alâkasının bulunmadığını” ifade etmektedir.

Uygulamada cemaat/tarikat türü yapıların neredeyse tamamında birey ve bireysellik baskılanmaktadır. Sorgulamayı ve denetlemeyi engellemek, şeffalık taleplerini yok saymak, hesap vermeye yanaşmamak, oluşturulan gizemi bozdurmamak, elde edilen avantajları yitirmemek gibi mülahazalarla soru soranlar, irdeleyen ve inceleyenler “uyumsuz olmak”la, “bireysel hareket etmek”le, “düzeni bozmak”la itham edilmektedir. Oysa bireyin ve bireysel soruların, sorgulamaların geri plana itilmesiyle bazı hatalara kitlesel olarak düşme riski doğmaktadır. Müsbet manada ve yapıcı da olsa eleştiriye hayat hakkı tanınmamakta, “kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla” cerahatler birikmekte, yaralar zamanla apse yapmaktadır. Zamanında küçük eleştirilerin dikkate alınmasıyla tedavi edilebilecek problemler büyük hasarlara ve inkisarlara  sebep olmaktadır. Kısa vadade yöneticilere, lider kadroya rahatlık veren bu tablo orta ve uzun vadede kollektif bilinci yıkarak bahsi geçen yapıyı zaafa düşürmekte, güven erozyonuna neden olmaktadır.

Genelde Müslümanlar, özelde Cemaatler/Tarikatler bireyin özelliklerini, becerilerini yok etmeden umumun/toplumun yararına geliştirip kullanacak yollar bulmalıdırlar. Yoksa cemaatlerin-tarikatlerin zaman içinde yozlaşması, kokuşması, lider kadronun heveslerini, beklentilerini karşılayan istismar odakları haline gelmesi kaçınılmaz olur. Böylesi yapılar topluma/bireylere maneviyat, ahlak, vicdani sorumluluk vermek bir yana dinin yozlaştırılmasına aracı olur.

İslamcılarda ve bazı dindarlarda olumsuz çağrışımlar yapsa da ülkemizin değeri Nazım Hikmet’in teklifi pekala Müslümanlar, cemaatler ve tarikatler için de mümkün olabilir!

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine

Doç. Dr. Mahmut Akpınar

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here