Said Nursi ve Risale-i Nur eleştirileri üzerine

0
1666

Batı medeniyetini hedef alan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu zihniyeti, dini vicdanlara hapsetmek, ibadetleri toplumsal bir ritüel haline getirmek ve yüzyıllar içinde oluşan kültür ve medeniyeti unutturmak adına elinden geleni yaptı. Bu amaçla ahiret inancı ortadan kalkacak, günah-sevap kavramları hafife alınacak ve böylece batılılaştırılmış bir toplum meydana gelecekti.

Genel olarak “dinin sekülerleştirilmesi” diyebileceğimiz bu yaklaşımdan dolayı birçok din âlimi düşmanlaştırılmış, sürgün edilmiş, susturulmuş ve maalesef bazıları da saçma sapan gerekçelerle idama mahkûm edilmişlerdir. Yaşananları gören birçoğu da Allah’ı ve İslam’ı anlatma vecibesini sadece aile efradıyla sınırlı tutmak zorunda kalmıştır.

Anadolu coğrafyasında yaşayan Müslüman toplum bugün olduğu gibi o dönemde de tam anlamıyla dinini yaşamıyor olsa da dine ve dindara karşı saygılıydı. Dini konularda bilgisi olmasa da dinine sahip çıkıyordu. Yobazlığa varan bu sahip çıkmanın temelinde elbette eğitimsizlik vardı. Mahalle kültürü ve medresenin insanı eğittiği dönemlerde Osmanlı’nın “Cihan Devleti” olduğunu herkes kabul ediyor.

Bediüzzaman Said Nursi, cumhuriyet kurulmadan önce siyasetle ilgilenmiş, mevcut problemlere dini yaklaşımlarla çözüm bulmaya çalışmıştır. Osmanlı’nın yıkılması ve cumhuriyetin kuruluşu sürecinde yaşadıklarından edindiği tecrübe ile toplumdaki yanlış dini düşünceleri onarmanın yolu olarak “imanın kuvvetlendirilmesi” düşüncesini ön plana çıkarmıştır.

Denebilir ki, Bediüzzaman Türkiye’de dini kimliği olan hemen hemen her cemaat, tarikat, oluşum ve STK üzerinde etkili olan bir isimdir. Onun fikirlerine direk sahip çıkmasalar da parça parça onun ifade ettiği prensiplerle dine hizmet etmeye çalışmaktadırlar.

Böyle olmasına rağmen Üstad’ın hak ettiği ilgiyi görmediği muhakkaktır. Kendilerini “Nurcu” olarak tanımlayan küçük gruplar haricinde onun fikirlerini dile getiren, çıkarımlar yapan, toplumsal hayatta yaşadığımız problemlere Risalelerden çözüm bulmaya çalışan pek kimse yoktur. Bunun için birçok ifade kullanılabilir: vefasızlık, kıskançlık, yok sayma, dar görüşlülük, tarafgirlik, …

Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu fikirlerin her çağa ve her topluma hitap eden yönleri vardır. Bu fikirlerin akademik camianın istediği şekilde ele alınmamış olması onların bir kenara atılmasını gerektirmez. Zira Üstad “bir felâket ve helâket devri insanı” idi. Aynı anda birkaç işi birden yapması gerekiyordu: Risalelerin yazılması, çoğaltılması, dağıtılması, ziyaretçilerle görüşmeler ve bunların hepsi kadar önemli olan manevi hayatını aksatmaması. Bunlarla birlikte hapisler, mahkemeler, sürgünler, takipler ve zehirlenmeleri de hesaba katacak olursak Üstad’ın ne denli büyük bir iş yapmış olduğunu görmüş oluruz.

O dönem, şartlar ve imkânlar itibariyle Bediüzzaman, dine yapılabilecek hizmetin en iyisini yapmıştır. Bunun göstergesi olarak O’nun ortaya koyduğu prensipleri rehber edinen Hizmet Hareketi’nin bugün 170 ülkede ortaya koyduğu faaliyetlerdir. Her ne kadar hareketin ana kaynağı olan Türkiye’de düşmanlaştırılmış olsa da bu gerçek yadsınamaz. Kaldı ki bu düşmanlaştırılmanın hareketin yaptığı faaliyetlerle ilgisi olmadığı da ortadır. Siyasi kaygıların, hırsızlıkların, boyun eğdirme isteklerinin tezahürü olan bu düşmanlaştırma elbette bir gün bitecek ve ak-kara belli olacaktır. Zira küfür devam eder, zulüm devam etmez.

Risale-i Nur’a Batı’nın ortaya koyduğu bakış açısıyla eleştiride bulunmak en basit ifadesiyle bazı şeyleri ıskalamaktır. Batı medeniyetinin toplumsal sorunlara çözüm adına ortaya koyduğu reçetelerle doğuda yaşayan insanların problemlerine çare bulunamaz. Şirket yapılanması, hava kirliliği, obezite, kimyasal atıklar, şehir planlaması gibi konular değil ki bunlar.

Sosyal bilimciler iyi bilir ki kullandıkları kavramlar fen bilimlerindeki gibi sabit değildir. Birbirine yakın olmakla beraber her sosyal bilimci ilgili kavrama kendi bakış açısına göre farklı bir yaklaşım sergiler. Hal böyleyken ortaya konan reçete de farklı olur. Buna ilave olarak derdine derman olunmaya çalışılan toplumun yaşadığı coğrafya, iklim, jeopolitik konum, sosyo-ekonomik durum, eğitim seviyesi, tarihi, dini vb. daha nice faktör çözümde ele alınması gereken unsurlardır.

Bediüzzaman’a gelecek olursak; bilindiği gibi Risaleleri yazdığı sırada yanında Kur’an’dan başka bir eser olmadığı gibi, araştırma yapmasını sağlayacak imkânlardan da mahrumdu. Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi devrin yöneticileri dine ve dindara savaş açmıştı. Bu durumda dindar insanlar için bırakın ilmi faaliyette bulunmak hayatta kalmak mucizedir.

Risalelere vakıf olanlar bilir ki Üstad’ın toplumsal problemlerin tespiti ve çözümüne yönelik tespitleri vardır. Ancak Müslümanların Batı medeniyeti karşısında gerilemesinin temel nedeni olarak gördüğü “imansızlık” problemini öne çıkarmış ve bu konuya ağırlık vermiştir. İman-Hayat-Şeriat şeklinde sıraladığı dine hizmet metodolojisinde kendisine düşen kısmın “iman” olduğu, diğer safhaların ise daha sonra gelecek insanların vazifesi olduğunu ifade etmiştir. Unutmamak gerekir ki, kişi iman esaslarına tam inanır ve inancının gereğine göre amel ederse bir yandan güzel ahlaka ulaşmış diğer yandan da kötü huylardan uzaklaşmış olur.

Nitekim Fethullah Gülen Hocaefendi yazmış olduğu eserlerde ve sohbetlerinde Risalelerin açılımını yaparak toplumsal problemlere çözüm teklifler getirmiştir. Hizmet Hareketi’ne mensup binlerce kişi de imkân ve kabiliyetleri ölçüsünde bunları hayata geçirmişlerdir. Bediüzzaman tarafından başlatılmış olan dine hizmet gayretleri bundan sonra da yeni açılımlarla devam etmesi gerekmektedir. Batı’nın ortaya koyduğu argümanların yanlışlığı, eksikliği tespit edilerek Müslüman toplumların dertlerine derman olacak çözümler bulunmalıdır. Bu da ancak İslam’ı bilen ve yaşayan kişilerin aynı zamanda Batı düşünce yapısı ve metodolojisine de vakıf olmasıyla mümkündür. Çünkü günümüzde sosyal devlet özelliği ile vatandaşlarına en güzel şekilde hizmet sunan o ülkelerdir.

Güçlü bir imana sahip olma ve namazı hakkıyla eda etmenin insanın hayatına kazandırdıkları çokça dile getirilmiş mevzulardır. Modern metodolojik yöntemlerle bu konular hakkında değerlendirme yapmak felsefe yapmak demektir ki bu da İmam-ı Gazali’nin dikkat çektiği tuzağa düşmek demektir. O’na göre duyular kişiyi aldatabilir, bu da insanı çelişkili yargılara yöneltebilir; aklın, felsefi ve metafizik sorulara cevap bulmaya çalışırken hakikate ulaşmasını engelleyebilir. Tabiatın ve insanın karmaşıklığı da ortaya konulacak olursa felsefe yoluyla mutlak hakikate ulaşmak mümkün değildir.

Risaleleri fizik, coğrafya, ilmihal, sosyoloji veya siyaset bilimi kitabı olarak değerlendirmeye tabi tutacak olursak elbette yetersiz eserlerdir. Kaldı ki Üstad, Küçük Sözler, 10. Söz, Hüve Nüktesi ve Ayet’ül Kübra gibi birçok risalede fen ve sosyal bilimlere ait deliller kullanmıştır. Bediüzzaman’ın bilimsel bir eser yazma niyeti ve amacı da yoktur. Bu perspektiften bakınca Risaleleri, yere düşmüş iman hakikatlerinin diriltilmesi ve temel dini düsturların rehber edinilmesi adına kaleme alınan bir Kur’an tefsiri olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olur.

Tarihçe-i Hayatta geçen iki paragraf Üstad’ın Risaleleri yazmadaki asıl gayesini ortaya koymaktadır: “Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” “Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var! O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!…”

Her eserin yazıldığı devrin şartları ile yazarının amacı ve imkânları göz ardı edilmeden eleştirilerek okunmasında bir mahzur yok. Günümüz problemlerine 70-80 yıl önce yazılmış eserlere bakarak neden bu konu ele alınmamış veya şu konu çok işlenmiş denemez. Kaldı ki Üstad, her derde derman olma iddiasında da değildir.

Risalelerin eleştirel okunması, onların daha iyi anlaşılmasına vesile olmalıdır. Hatta Hocaefendi’nin eserlerini de eleştirerek ve eşeleyerek okumak suretiyle dünya barışına Müslümanların yapabileceği katkılar ortaya konmalıdır. Daha önce yapılmayan bu tür çalışmaların artık zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Şimdiye kadar yapılan hizmetlerin önceliği vardı ve onlar belli bir seviyeye geldiğine göre artık hedefi büyütmek gerekiyor.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’in adının sadece belli bir coğrafya ile sınırlı kalmaması, İslam’ın güzelliklerinin herkes tarafından duyulması ve bunun güzel bir şekilde ortaya konması bundan sonra yapılması gereken en büyük hizmettir.

Bu yazıyı kaleme almama sebep olan Sayın Ahmet Kuru ve Sayın Gökhan Bacık’ın başladıkları yeni yazı dizisinin sonunda bir konuya açıklık getirmeleri gerektiğine inanıyorum: Kendileri Bediüzzaman’ın yaşadığı devirde olsalardı ortaya nasıl bir eser koyarlardı? Önceliği hangi konuya ayırırlardı, iman ve namaz mı, yoksa zaten herkesin bahsini ettiği ve çözüm tekliflerini sıraladığı adalet, özgürlük ve ekonomi gibi konular mı?

 

Halit Emre Yaman

Twitter: @halitemreyaman

Mail: halitemreyaman@hotmail.com

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here