Hizmet Hareketi’nin Geleceği Üzerine Mülahazalar -2

0
1394

Hareket yarım asra dayanan gelişim sürecinde başka kırılmalar da yaşamış ve bunları genelde hızlı atlatarak gelişip büyümeye devam etmiştir. Hareketin özellikle 90’ların başından itibaren dünyaya açık yönü kendisine önemli oranda esneklik ve krizler karşısında evrilerek yoluna devam etme yetisi kazandırmıştır. Pek çok farklı meselede dogmatik yaklaşımdan uzak ve değişime açık duran hareket, maalesef bazı hayati marazlardan kendisini kurtarmayı başaramamıştır. Gelinen noktada hareketin bazı ana meselelerde sınıfta kaldığını düşünüyorum. Bu meseleleri, çözüm önerilerimle birlikte aşağıdaki başlıklar altında irdeleyeceğim.  

Gizli Samimiyetsizlik (unconscious insincerity)

Hareket’in önemli düsturlarından birisi “başkaları için yaşama” idealidir. Kanaatimce takipçiler pek çoğu itibariyle bu hususta muvaffak olmuşlardır. İyi bir eğitime rağmen az bir gelirle, normal mesai kavramının çok ötesinde gayretlerle benimsedikleri ideal yolunda emek sarf etmişlerdir. Bu noktada 2000’li yılların ikinci yarısında Türkiye’de yaşanan ekonomik gelişmenin tüm kesimlerin olduğu gibi hareket takipçilerinin de gelir seviyesini artırdığını ve fedakarlık ruhunda kısmi zedelenmeye yol açmış olabileceğini not etmek uygun olacaktır.

Beklentisizlik olarak ifade edilen ve bireylerin şahsi hayatlarından idealler uğruna fedakarlık yapması özelde erdem olarak görünse de, bireysel düşüncenin gelişimine mani olmasının yanı sıra hareketin kutsanması sonucunu doğurmuştur; bireysel enaniyet nispeten aşılmış, ‘cemaat enaniyeti’ hususunda yolda kalınmıştır. Hem Türkiye’de, hem dünyanın pek çok yerinde olağanüstü gayretlerle ortaya konan yardım faaliyetleri, kültürler arası diyalog aktiviteleri, eğitim kurumlarının başarıları evrensel bazı idealleri gerçekleştirmekten ziyade cemaate kredi kazandırma maksadına yönelik hale gelmiştir. Elbette bu faaliyetler yerel olarak fayda üretmiş ve günümüzde büyük oranda sekteye uğramış olsa da halen üretmektedir, fakat takipçilerin gözünde hareketin kazandığı prestij, faydanın kendisinden daha değerli hale gelmiştir.

Örneğin, genç yaştaki insanlara farklılıklarla bir arada yaşamanın güzelliklerini tecrübe ettiren  uluslararası dil ve kültür olimpiyatları ile gurur duyulurken, benzer bir amaçla ortaya çıkan ve Katolik kökenli Focolare hareketi tarafından 40 küsür senedir düzenlenen Genfest’ten haberdar dahi olunmamaktadır. Zira burada gurur duyulan, dünyada uğrunda emek verilen idealler yolunda bir başarı sergilenmesinden ziyade, bu başarıyı Hizmet hareketinin sergilemiş olmasıdır. Ben buna gizli samimiyetsizlik demeyi tercih ediyorum, çünkü dışarıdan bakan gözler tarafından daha rahat sezilebilse de hareket gönüllülerinin çoğunluk itibariyle bu olgunun farkında olmadıklarını düşünüyorum.

Sosyal hareketlerin, sivil toplum kurumlarının takipçi kazanmayı, büyümeyi hedeflemeleri, bu hususta çaba sergilemeleri anlaşılır bir olgudur. Bununla birlikte kuruluş amaçlarının gölgelenmesine izin verilmemelidir.

Bu noktada belki de Hareket’in kendisine seçmiş olduğu misyonun genişliği de irdelenebilir. Tüm faaliyetlerin gene Said Nursi’nin fikirlerinden hareketle insanlığın üç mühim yarasına merhem olmak maksadına yönelik olduğu ifade edilmektedir: cehalet, fakirlik ve ihtilaf. Bu, rasyonel gözle bakıldığında, aşağıda ele alınan örneklere nazara muğlak oluşunun yanında aslen çok iddialı bir hedeftir. Dünya’da muvaffak olmuş sivil toplum örgütleri, insanlığın muzdarip olduğu, kapsamı net belirlenmiş problemleri çözmek üzere faaliyetlerini planlar ve icra eder. Örneğin Greenpeace bütün enerjisini çevrenin korunması alanında harcarken, Uluslararası Af Örgütü tüm dünyada insan hakları ihlallerini önlemeye yönelik çaba harcamaktadır. Bu da beraberinde ele alınan konuda uzmanlaşmayı ve görüşlerine kulak verilen bir otorite haline gelmeyi getirmektedir.

Hizmet geniş kapsamlı, nispeten muğlak vizyon ve misyon tanımlarından ziyade rasyonel ölçülebilir hedefler üzerinden geleceğini yeniden tanımlamalıdır.

Gençleşememe / Kayıp Nesil

Hareketi başlatan sınırlı sayıdaki öncülerin ardından gelen nesil, öncülerin tanımladığı fikri altyapıyı ve aksiyon çerçevesini büyük oranda benimsemiş, itaat odaklı bir yönetim anlayışı ile hareketi Türkiye dışındaki coğrafyalara taşımayı başarmışlardır. Takip eden nesiller için aynı şeyi söylemek mümkün görünmemektedir.

Yapının genişlemesi, farklı kültürlerle temas, mesafelerin büyümesi, merkezden idarenin karmaşıklaşması, son yaşanan sürecin varoluşsal sıkıntılara yol açması gibi sebeplerle yeni gelen nesil daha sorgulayıcı olmakla birlikte büyük oranda itaat kültüründen uzaktır. Bu doğal ve özünde sağlıklı olan farklılık, yönetim kademesindeki eski nesiller tarafından naiflik ve göreve ehil olmama şeklinde algılanmaktadır. Zira kendileri büyük fedakarlıklarla hareketi belli bir noktaya getirmişlerdir, istişarenin hakkını verseler de ‘Abi’lere itaatte kusur etmemişlerdir. Dolayısıyla aynı adanmışlık ruhunu göremedikleri özellikle batı dünyasında yetişen gençlere itimat etmekte tereddüt yaşamaktadırlar.

Bu yazıda başlıklar halinde dile getirilen problemlerin birbirleriyle kesişen noktaları çoktur ve gençleşememe mevzusu her birini menfi yönde etkileyecek bir potansiyele sahiptir. Fikir hareketleri zamanın şartlarına göre kendilerini yenileyerek emaneti arkadan gelen nesillere sıhhatli bir şekilde aktaramadıkları takdirde yok olma veyahut marjinalleşme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

Günümüz gençleri, normal şartlarda düzgün bir eğitim alma fırsatı bulamayacak olan ve ‘Abi’leri tarafından köylerden, fakir ailelerden alınarak büyük fedakarlıklarla yetiştirilen şimdinin idarecilerinin gençlik hallerinden çok farklıdırlar. Anadolu’nun vasat üniversitelerinde, dar görüşlü hocalardan aldıkları derslerle düşe kalka alınan diplomanın yerini artık dünyanın en iyi üniversitelerinden alınan dereceler almıştır. İletişim teknolojileri bilgiye ulaşımı dramatik şekilde kolaylaştırmıştır. Bunun olumlu olumsuz tarafları olsa da günümüz nesillerinin ‘Abi’lerin tasavvur ettiği şekilde yetişmeleri mümkün görünmemektedir. Nihayetinde, muhtemelen günümüz şartlarına ayak uydurmakta ve dünyayı anlamakta güçlük çekenler gençler değil, ‘Abi’lerdir.

Hareket’in fikri alt yapısının revize edilerek gelecek nesillere aktarılabilmesi için daha fazla gecikmeden bayan, erkek 30 yaş altı gençlere stratejik karar alma mercilerinde yer açılmalı, en üst makamlara kadar gelebilmelerine olanak tanınmalıdır. Halihazırda yapının tüm stratejik karar alma mevkilerinde 40 yaş üstü Türkiye doğumlu erkekler bulunmaktadır. Bu statükonun hızlı bir şekilde değişmemesi durumunda hareketin kendine seçtiği alanlarda muvaffakiyetinin çok sınırlı olacağını ve hızlı bir şekilde güç kaybetmeye devam edeceğini öngörebiliriz. Y ve Z kuşaklarını kaybetmemek için bu adımlar vakit kaybetmeden atılmalıdır.

Hareket başından bu yana gençlerin eğitimine çok önem vermiş, abilik ve ablalık müesseseleri ile onlara kılavuzluk (mentor) yapmıştır, ve bu faaliyetleri Rehberlik başlığı altında ele almıştır. Yapılan önemli hatalardan birisi de Türkiye’de başarılı olan rehberlik sistemini küçük farklılıklarla dünyanın her yanına taşımış olmasıdır. Bu özellikle batı ülkelerinde Hareket’in yerelleşmesine mani olmuştur. Milliyetçilik düşüncesi, rehberlik müfredatının bulunulan ülkeye göre bütünüyle ele alınmasına izin vermemiştir. Sonradan yavaş yavaş terk edilse de gidilen her ülkede eğitim faaliyetlerinin bir parçası olarak Türkçe öğretmeye çok önem verilmiştir. Batı ülkelerinde hareket sempatizanlarının çocukları okulda ülkenin dilini öğrenmekte, Türkçe’ye vukufiyetleri sınırlı kalmaktadır. Buna rağmen çocuklara rehberliğin Türkçe yapılmaya devam edilmesinde ısrar edilmiş, ancak son bir iki yılda bu ısrar terk edilmiştir. Netice olarak ne Türkiye’yi yeterince tanıyabilen ne de bulundukları ülkeye tam manasıyla adapte olabilmiş gençler yetişmiştir.

Hareket bulunduğu ülkelerin bir parçası olmak, yerelde sosyal hayata katkıda bulunmak istiyorsa, o ülke toplumunun yaşam tarzını ve kültürünü kendi gençlerine karşı bir tehdit olarak görmekten vazgeçmeli ve yerele özel yeni rehberlik müfredatları sentezleme yoluna gitmelidir. Sosyoloji literatüründe, yerleşik bulundukları yerlerden başka ülkelere göç eden toplulukların iki üç nesil sonrasında yaşadıklarına ilişkin pek çok çalışma bulunmaktadır. Hizmet hareketini bu manada bir istisna olarak görmektense yaşanmış tecrübelerden mutlaka istifade edilmelidir.

Açık Samimiyetsizlik

Hareket, dünyaya açık yönü ve söylemleri itibariyle, demokrasi, seküler idare ve insan haklarına çok önem veren, din, dil, ırk ayrımı yapmadan tüm insanlığı kucaklayan, komplo teorilerine itibar etmeyen, kadın hakları konusunda öncülük eden, özgür basın ve fikir özgürlüğünü savunan, bilime çok önem veren bir görüntü çizmektedir. Fakat bu maddeler teker teker incelendiğinde çoğu zaman görüntüden öteye geçilemediği dikkat çekmektedir.

Son yaşanan süreçle birlikte, demokrat görünmekle demokrat olmak arasındaki fark bir ölçüde anlaşılmış gibi görünüyor. Hareket, Ermeni meselesi, Kürt sorunu, Alevilerin yaşadığı hak ihlalleri, Ergenekon/Balyoz sürecindekindeki hukuksuzluklar, Gezi hadiseleri gibi mevzularda genelde devleti ziyadesiyle rahatsız etmeyecek ortanın sağı bir vaziyet takınırken, tehdit kendisine yöneldiğinde şahin kesilmiş, fakat yanında kimseyi bulamamıştır. Bir musibet bir nasihatten hayırlıdır fehvasınca, demokrasi, insan hakları, fikir özgürlüğü, laiklik kavramlarının insanlara şirin görünmek için nazara verilen birer klişe değil, hayati öneme haiz koruma kalkanları olduğunun bilincine varılmıştır. Bu aşamadan sonra bu konunun içselleştirilmesi icap etmektedir. Bu kavramlar hedefe götüren vasıtalar değil, hedefin bizzat kendileri olmalıdır.

Daha önce bahsi geçen Milliyetçilik hastalığının bir tezahürü olarak çeşitli din ve ırk mensuplarına karşı mesafeli duruş ise halen devam etmektedir. Farslara ve şiaya karşı duyulan antipati, hareket mensupları arasında sıkça rastlanan antisemitizm barındıran görüşler, çeşitli batılı ülkelere atfedilen komplo teorileri, zalim olarak görülen güruhun aslında başka ırktan olduğu gibi yorumlar bunun tezahürleri olarak görülebilir. Burada Ayşe Arman’ın Can Dündar ile 2016 Mart ayında yaptığı bir röportajdan bir bölüm paylaşmak istiyorum. Dündar, Arman’ın ‘Sen ülkesini Batı’ya jurnalleyen gazeteci misin?’ sorusuna şu şekilde yanıt veriyor:

“- İyi ki sordun bu soruyu! Bu konu bence çok önemli. Şöyle ki, bizim milli ve yerli olmamızı istiyorlar. Onların anlamadığı şu: Ben Fransa’da benim için endişelenen bir Fransız gazeteciyi, Türkiye’de beni hapse tıkmaya çalışan bir cumhurbaşkanından daha yakın buluyorum kendime. Bunu insanların anlaması lazım. Sırf Türk ve Müslüman diye, ben onu sevmek zorunda değilim. Ben bir insan hakları dayanışması peşindeyim. Ve bu bir Ugandalı olabilir, Endonezyalı da… Tamam bir Türk elbette bana birçok insandan daha yakın, aynı dili konuşuyoruz, aynı müziğini dinliyoruz filan ama senin için büyük kötülükler yapmış birini sırf Türk diye seveceğine, hakikaten Meksikalı ama senin yaranı sarmaya koşan birini daha yakın bulursun kendine. “Uluslararası dayanışma” diye bir şey var. Biz, sol gelenekten geldiğimiz için sınır tanımayız. Enternasyonalistiz ilkelerle bağlıyız sadece kan bağı yeterli değil. Onun için sadece yerli ve milli bize yeterli değil. Çünkü o, faşizme de gidebilecek bir şey…”

Sosyalist enternasyonel bakış açısıyla verilen bu yanıt aslında Hizmet’in söylemdeki yaklaşımıyla örtüşmektedir. Aslında bu cevap dikkatlice incelenirse, dünya entelektüellerinin neden Hizmet hareketine kuşkuyla bakarken, Can Dündar gibi isimlere güçlü şekilde sahip çıktığı anlaşılabilir. Elbette komplo teorileri gözlüğünü bir kenara koymak kaydıyla.

Ayrıca Hareket, demokrasiden dönüş yoktur gibi iddialı söylemlerine rağmen kendi içerisinde demokratik bir yönetim anlayışına geçmeyi tercih etmemiştir. Artık neredeyse bütün dünya bildiği halde, hiyerarşik bir yapıyla idare edildiğini bir anlamda inkar etmekte, karar vericilerin yerelde demokratik şekilde seçildiğini iddia etmektedir. Bilhassa batı toplumlarında sivil toplum hareketinden beklenen asgari şeffafiyet standartlarına ulaşılamamıştır.

Bir diğer önemli mesele de kadının toplumdaki konumudur. Hareket gene imaj itibariyle neredeyse batı dünyası kadar kadın hakları hususunda hassas olduğu iddiasındadır. Lakin pratikte hareket içerisinde kadınlar stratejik karar alma mekanizmalarında hiçbir şekilde yer alamamaktadırlar. Herhangi bir beldenin en üst karar alma konumunda olan kişi bayan olamaz, olması teklif dahi edilemez. Hareket’i inceleyen akademik yayınlarda uzun yıllar öncesinden en çok eleştirilen hususlardan biri olması hasebiyle, bu konuda da kozmetik bazı adımlar atılmış, müdür yardımcılıklarına, etkisi sınırlı yönetim kurullarına üye olarak bayanlar getirilmiş, fakat stratejik karar alma konumlarından bayanlar uzak tutulmuştur. Eğer bu bir tercih ise sebepleri ile açıklanmalı, söylem ile pratik arasındaki fark giderilmelidir. Doğru olanı kadınların her konumda olabileceklerinin ilkesel olarak kabulü ve bu yönde adımlar atılmasıdır. İfade etmek gerekir ki kadın hakları konusunda öncü konumda olan Batı dünyası da, kadın tacizleri, kadına şiddet, eşit işe eşit ücret gibi konularda istenilen noktada değildir ve bunu kendileri de kabul etmektedirler. Hepsinden önemlisi söylem ve pratiğin uyuşmasıdır.

 

Derti Sineler

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here