Zor Olan Hangisi; Fiziki Engeller mi, Aksiyonsuzluk Mu?

0
1529

Yaklaşık dört yıldır devam eden, 15 Temmuz sözde darbe girişimi bahanesi ile de benzeri ancak sonu ibretlik olan kavimlerde görülmüş derecede zirveye çıkan bir zulüm dönemi, tüm Dünya’nın gözü önünde yaşanıyor.

İhraçlar, işkenceler, sürgünler, kaçırmalar, ölümler, esaretler, gasplar… Evrensel insan hakları namına ne varsa hunharca çiğnenen; zulmün devlet eli ile üstelik geniş bir halk kitlesinin de desteğini alarak yapıldığı talihsiz bir dönem.

Her ne kadar bu zulme maruz kalanlar toplum içinde yer alan belli bir kesimmiş gibi görünse de, mevcut düzene samimi bir şeklide karşı duran kim varsa içine alan bir kara delik. Hizmet Hareketine yakın eğitim kurumlarında çalışan öğretmenlerden, Ahmet Altan’a; Nuriye Gülmen ve Semih Özakça dan cezaevlerinde tutsak olan ve sayısı her geçen gün artan yüzlerce bebeğe kadar 100 binleri aşan aileleri ile birlikte sayısı milyonları bulan insanlar, sistematik zulme maruz durumda. Dünyada duyulan birkaç kısık ses, ülke içinde ise çoğunlukla tarafgir ve git gellerle dolu etkisiz yakınmalardan başka, bu mağdur ve mazlum kitle neredeyse tamamen yalnız bırakılmış durumda. İçlerinde binlerce kadın, bebek, hasta, hatta engelli ve yaşlılarında olduğu yüzbinlerce insan zulme karşı verdiği hak mücadelede maddi alemde yapa yalnız.

Yaşanan sürecin en yaralayıcı ve yorucu taraflarından biri de verilen mücadelenin başta eş, dost, akraba ve arkadaş olmak üzere diğer insanlar tarafından anlaşılamamış olması. Meselenin (şimdilik) dışında olanların geneli, verilen haklı mücadeleyi salt iş, aş veya cezaevlerinden çıkma mücadelesi zannediyor. Oysa ki zulme karşı verilen mücadele tüm insanlığı ilgilendiren evrensel ve tarihsel bir dava.

Çok ağır fiziki şartlar, yalnızlık, vefasızlık, imkansızlık gibi olumsuz etkilerin dışında sürecin mağdur ve mazlumlarının en zorlandığı ve direncin kırılmasına; mücadelenin de zaafa uğramasına neden olan en büyük zorluk aksiyonsuzluk. Söz konusu kitlenin kahir ekseriyeti hayatını aksiyon üzerine kurmuş insanlar. Üniversite okurken bir yandan öğrenci yetiştiren, mesaiden sonra sosyal buluşmalara ve etkinliklere katılan, akademisyen olan ama aynı zamanda TV programı yapan ve/veya gazetede yazan, iş adamı olan ama sosyal projelerde koşturan insanlar. Ev hanımlarının dahi, bugün suç kabul edilen kermeslerde aksiyondan geri durmadığı bir kitle söz konusu. Hayatının neredeyse hiçbir döneminde bırakın işsiz güçsüz kalmayı, tek kulvarda ilerlemeyi bile eksiklik saymış insanlar bunlar. Yüklerinin büyük kısmını kendi iradeleri ile üzerlerine alan, onca işin yanında ise okumaktan ve öğrenmekten geri durmayan insanlar. Hayatlarını aksiyon ve tekamül üzerine kurmuş insanlar. (Burada yeri gelmişken değinmek lazım, bu insanların toplumun geri kalanı tarafından anlaşılamamasında, bu hayat tarzının topluma yabancı olması da önemli bir etken.)

Yazılarda, konuşmalarda veya paylaşımlarda her ne kadar da fiziki zorluklar ön planda olsa da asıl zorluğun bu olmadığını düşünüyorum. İnsan anatomisi çok ekstrem zorluklara dayanabilir. Ancak psikolojik durum, fiziki etkenlerin zorluk ya da kolaylık derecesini de katlayarak değiştirebilir. Bugün zulmün hedefinde olan kişiler ise bilincli şekilde fiziki perdeler ile altında bu yönden tüketilmeye çalışılmaktadır. Maddi yetersizlikler, açlık, soğuk gibi olumsuz şartların bu insanlara zarar veremeyeceği zulüm cephesi de dahil olmak üzere herkesçe malumdur. Bu bakımdan saldırılar en kilit nokta olan aksiyon ve gelişim alanlarını yok etmek için yapılmaktadır. Yoksa bir okul binası gitse ne olur yapan yine yapar, ihraç edilen gider başka yerde iş bulur çalışır. İşte bu nedenle bu insanların aksiyon içinde olmalarına izin vermemek için olmayacak yollara başvurdular. İşin görünen yüzü ihraçlar, kapatmalar, esaretler olsa da asıl tüketme ve bitirme operasyonu aksiyonsuz ve manevi beslenme kaynaklarından mahrum bırakılarak yapılmakta. Birçok insan hem kendinde hem de çevresinde duyacağı şikayetlerde ataletin verdiği tükenmişliği rahatlıkla görebilir. Bu durum eğer tedbir alınmaz ise mağdur ve mazlumlar için telafisi olmayan çöküşlere yol açabilir. Nitekim bir yere kadar dayanıp sonra geri dönenlere bakıldığında bu durum müşahede edilebilir. Böyle bir durumda ve şartta ben artık tükendim dayanamıyorum mücadeleden vaz geçtim demek, zalimin başarılı olması bir yana, kaybedilen hiçbir şeyi geri getirmeyeceği gibi mücadelenin sonunda eskisinden daha iyi bir noktada olma imkanını da feda etmek demektir. Kaybetme üstüne kaybetme ve mutlak bir çöküş olması kaçınılmaz olacaktır. Meselenin bir diğer yönü de hiç kimse yaşanan karanlık sürece kendisi iradi olarak girmedi, kaderi bir sevk ve cebri bir yolculuk olduğu aşikar. Bu nedenle de ben artık yokum demek ancak her şeyi feda etmek ile olur. Nasıl ki evlat sevgisini tatmak isteyen bir anne 9 ay tahammül ve sabır göstermek zorundaysa; hamileliğinin herhangi bir anında ben vaz geçiyorum demesi halinde altından kalkamayacağı ve peşini hiç bırakmayacak hasarete uğrayacağı kesinse, bugün ben mücadeleden vaz geçtim demek de büyük bir hüsran sebebidir.

Manevi ve metafizik alemde enerjinin korunumu geçerli değildir. Küçük görünen girdiler ile ruh dünyasında çok büyük sonuçlar elde edilebilir. Asıl olan aksiyonu kaybetmemek için çaba göstermektir. Tükenmenin önüne geçebilecek en büyük etki aksiyonu diri tutmakla olur. Gençliğimde duyduğum ama mana derinliğini anca bugünlerde anlayabildiğim, “ileri gidemiyorsanız yerinizde zıplayın, ama asla aksiyonunuzu kaybetmeyin” tavsiyesi, içinde bulunduğumuz dönemin en hayati düsturlarından olmalı. Sürekli olarak manevi ve fiziki gerilimi, imkanları sonuna kadar zorlayarak diri tutmalı. Hem kaslarda pörsümenin önüne geçilmeli hem manevi derinlik ve mefkure korunmalıdır.

Zorlukların ve baskıların hadsiz olduğu, zulmün arşa dayandığı bu dönemde çözüm yolları da şartlara göre ayarlanmalı. Hücre hapsinde tüm imkanlardan yoksun olan birinden, serbest olan birine kadar herkes kendi aksiyon imkanlarını sonuna kadar zorlamalı. Dinç ve diri tutacak spor hareketlerinden, okumalara, yazmalara, dil öğrenmeye, eğitim almaya, iş bulmaya, iş kurmaya en geniş imkanlarda ise hicret etmeye varan geniş bir aksiyon yelpazesi düşünülebilir. Tabi bunların hangisi ne kadar olursa olsun, manevi aksiyon aktiviteleri kesinlikle ihmal edilmemeli. Yine önceden olduğu gibi iki kulvarda da ilerlemeye çalışılmalı.

Önemli bir nüans da ihtiyaca uygun aksiyon içinde olmaktır. Bediüzzaman Said Nursi’nin dondurucu kış gecesinde camı kırık koğuşta hayatta kalması sabaha kadar koşması sayesinde olmuştur. Öyle bir şartta zikir ile meşgul olmaktan ziyade fiziki aksiyon içinde bulunmak hayati önem taşımaktadır. Bir başka durumda ise sabahlara kadar başını seccadeden kaldırmamak ve mazlumların derdi ile dertlenerek ıstırap ve çileyi alemlerin Rabbi’ne arz etmek en büyük aksiyon olacaktır.

Unutulmamalıdır ki kainattaki her şey bir titreşim içindedir. Yalnızca mutlak sıfır noktası olan sıcaklıkta hiçbir hareket yoktur. Hayatta kalabilmek ve hak olan mücadeleye devam edebilmek için aksiyonu hiç bırakmamak, her an daha büyük hareketlerde bulunacak bir gerilim halinde bulunmak olmazsa olmaz gerekliliktir. Korunan aksiyon ve gerilim sayesinde bir küheylanın kapılar açıldığında fırlayıp gitmesi gibi çok uzun mesafeleri alabiliriz aksi ise hüsran ve hasaret olur.

Ömer Sadık Yaman

Twitter : @Yaman_OS

E-Mail: ymnomr1@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here