Cümle muhacire selam olsun!

0
955
Suat Yıldırım: İbrâhim’in söylediklerine Lût iman etti. İbrâhim: “Ben” dedi, “Rabbimin emrettiği yere hicret edeceğim. O, azîz ve hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir)
Ali Ünal: Lût, O’na (ve mesajına) iman etti. İbrahim, “Ben” dedi, “Rabbimin rızası için artık dinimi yaşayabileceğim bir yere hicret ediyorum. Muhakkak ki O, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip) olandır; Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.”
Birader! Aslında pek de kolay olmuyor yeni bir coğrafyaya psikolojik ve sosyolojik olarak alışmak. Evet, Insan vücudu biz farkına  varmadan ve çoğu zaman o da farkettirmeden  biyolojik  intibakımızı sağlıyor. Bir de bakıyoruz onlar gibi giyiniyor, onlar gibi korunuyor,  onlar gibi yiyor ve içiyoruz. Daha da ötesi, önceleri “Onlar”, “Bunlar” diye kategorize  ettiklerimiz bir bakıyorsun  “Bizimkiler “oluveriyorlar.
Benim derdim  burada  ne yiyip ictiğimi anlatmak değil. Ya da teknik olarak ne gibi hayat standartlarını haiz bir yer olduğunu dem vurmak da. Ben sadece SOSYAL FREKANS (social frequency)  diyebildiğim bir gerçeklikten bahsetmek istiyorum.
Her milletin ya da  beraber yaşama seviyesine erebilmiş  toplumların kendilerine mahsus bir tarz-ı telakkisi, tarz-ı beyanı ve müşterek  objektifleri, aynı ya da yakın değer yargıları, onları fiziksel dünyada beraber hareket etmeye mecbur ve müştak kılan fikrî arka planları vardır. Bu mezkûr konseptler o toplumun  efradı mabeyninde  birbirlerine  karşı ne aynilik ne de gayrilik diyebilecegimiz eşdeğer bir benzerlik verir. Böylece beraber yaşayabilme adına lazım olan şartlar sağlanmış olur.
Anne ve  babasının irsiyet, şefkat ve rahmet merkezli terbiye nezaretinde yetişen çocuk, o küçücük yuvada öğrenme aşamalarından  birini, hayatının  kahramanlarıyla gerçekleştirir. Iyiyi,  doğruyu ve  güzeli onlarin tasvip etmesi/etmemesi  muvacehesinde öğrenir. Şüphesiz  anne-babanın öğrettikleri  aynı zamanda içinde bulunulan toplumun da genel olarak kabul ettikleri şeylerdir. Böylece  çocuk dolaylı olarak erken sosyalizasyon dönemini tamamlar. Daha sonra çevrenin ve okulun etkisiyle kendisine kanbağı olmayan başkalarıyla etkileşime başlar. Hani o eserlerde geçen kubbedeki taşların birbirlerine olan irtibatı varya, hem hakim hem mahkum  retoriği işte o türden ilişkilerle kademeli olarak çocuk hem büyür hem de topluma(cemiyete) hazırlanır.
Elhak bu aşama biraz daha taş fırındır. Tolerans seviyesi düşük, kısas kanunları hâkim, ağladığında hemen ebeveynini  bulamayacak kadar evden uzaktır. Birinci sosyalizasyon aşaması olan yuvada sıradışı bir şey olduğunda olay hemen tatlıya bağlanır, büyük olana küçüğe daha müsamahakar davranması telkin edilir ve oracıkta barışılırdı. Ama şimdi ikinci aşama olan çevrede (sokak,dışarı) farklı bir uygulama söz konusu: halk tabiriyle ” Allah kime verdiyse”. Kimse kimsenin nazını kaldıracak durumda değil. Dolayısıyla  bu aşamada sınırların farkına varılır, yer yer alan ve sınır ihlalleri olsa da bazan kavgayla bazan da tartışarak, ki bunlar da haddi zatinda  öğrenmedir beraber yaşamın zarureti mûc(bir)ince fıtrî süreç tamamlanmaya çalışılır.
İnsan ne de garip bir varlık, değil mi?
Doğar, altı ayında ancak oturabilir, iki yaşında doğrulur ve yürümeye başlar, iki yaşında kelimeler dökülür  o minicik ağzından, on beş yaşında kendince artıyı eksiyi birbirinden tefrik edebilir, zıtların beraber olduğu dünyaya karşı bir perspektif geliştirmeye  başlar, tabir-i diğerle pirincin taşını ayıklamaya karşı meleke kazanır ve toplumsallaşma sürecini hayatının sonuna  kadar devam ettirir. İhtiyaçları, korkuları, endişeleri ve beklentileri onu yekdiğerine mahkûm kılar; mârifeti, kapasitesi ve kaabiliyetleri ise hâkim yanları olur.Kâmil insan olma yolunda öğrenme fakültesi  sürekli açıktır. İnsan… nasıl sığar kaleme, kağıda, beyana.
Hayatın akışı içerisinde ideallerimiz, hayallerimiz ve beklentilerimiz kabımızı bize dar kılar, sığdırmaz hale gelir öz benliğimizi asırlarca ecdadımızı, hatıralarımızı ve sevdiklerimizi sığdıran mevaki-i mubarekeye.. farklılığımız  ve sıradışı oluşumuzu kaldıramayabilir hemcinslerimiz, hemşehrilerimiz hatta bazan hemfikir ve hemhayal olduklarımız bile. Bir yandan itici ve diğer yandan çekici sebeplerimiz, bahanelerimiz belkide kendimizce mefkuremiz vardır terk-i diyar adına. Nihayet alınan ezber bozan bir kararla azm-rah ederiz arkamıza bakmadan ve arkamızdan su dökülmeden terk ederiz beldemizi, yurdumuzu.
 Belli maslahatlar mucibince hiçbir şey hazır verilmez insana. İradenin hakkını vermek gerekir, ancak salih kulların yaptığı ıslahı yapmak gerekir ya da fırsatların, imkanların ve nimetlerin kadrini-kıymetini bilme adına çaba sarfesilmesi, olgunlaştırılması ve beklenmesi gerekir aktif sabır içinde. Bu prensipler muvacehesinde  muhacir olur dünki mûkim. Zorlukları  görür, farklılıkları hisseder, entegrasyon kabiliyetini yükseltir asimilasyona  ve alinasyona maruz kalmadan. Cesaretini muhafaza ederek, fikrini bulandırmadan, arkasındaki vagonların da(aile) mesuliyetini müdrik bir duruşla muhacir renk ve desen değiştirmeye  çalışır diyar-gurbette tecviz edilir seviyede.
“-Değil mi ki malikul mulk O. Ne gam ne keder!” der ve emniyetle yoluna devam eder.
  Ne de olsa gurbettir! Elbette müşkülat olacak! Kolay değil ayak uydurmak. Toplu taşımayı kullanabilmek hatta  arka koltuktan birisinin uzattığı bilet ücretini durağını ve kaç kişi için  olduğunu anlayıp ön koltuktakine devredebilmek… dildeki vurgu ve tonlamalar…hadiselerin karşısında gösterilen refleklesler…seslerle olmayan sözler… jest ve mimikler…parka oynamaya götürdüğün çocuğunun sudan çıkmış balık gibi afallaması… her seviyede iletişim bozuklukları…insanın içine oturur, boğazına düğümlenir. Çıldırtır  bile. Burada ahrazların (lâl olanların) dili bile farklı birader!!!
Benim meselem dil değil. Daha da ötesi. Sosyal frekans. Yani ağızdan doğru bir telaffuzla çıkan kelimenin bile sizi -zenofobiaya takılmadan-  muhatapla aynı sosyal seviyeye getirememesi meselesi. Yani sadece dili biliyor olmanın müstakbel muhatapla iletişim kurmada yetmemesi  meselesi. Demekki iletişim kurmada dil esas değilmiş. Esas ölçüsünde bir vasıta. Hani diyor ya aziz hocamız:” aynı dili konuşan değil aynı hali paylaşan…”  Hakikaten öyle. Bence gidilen yerlerde askıda kalmamak gerekiyor. Bir an evvel aidiyet duygusu geliştirip onlarin haliyle hallenmemiz gerekiyor. Bu, onlar gibi olalım, demek değil. Belki de İbrahim as gibi olalım, demektir. Malum O da muhacirdi.
 Cümle muhacire selam olsun!
Salıh Sıddık
Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here