Bavul Bölüm 9: Ankarada göğüs göğüse mücadele

0
2762

 

Gazeteci yazar Tuncay Opçin’in Bavul kitabı, yakın tarihimizdeki önemli bazı hadiselerin perde arkasına dair önemli bilgiler içeren bir kitap.

Opçin kitabında, hem gazetecilik yaşamına nasıl başladığı ve nasıl bu günlere geldiğini anlatıyor, hemde ismi etrafında dönen iddialara cevap veriyor.

Kitabın tümünü bölümler halinde bir yazı dizisi olarak yayınlamaya başlıyoruz.

***

Bölüm 10: Ankarada göğüs göğüse mücadele

2003 yaz aylarının başında Türkiye, Çetin Doğan’ın başını çektiği maceraperest hareketi atlatmış, TSK, gözlerini YAŞ’a çevirmişti. Bir yıl önceki şûra oldukça şaşırtıcı, sürpriz sonuçları olan bir toplantı olmuş, burada Hilmi Özkök’ün genelkurmay başkanlığının önü kesilmek istenmişti.

TSK tarihinin en sert ve hoşgörüsüz komutanlarından Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresi kısa süre sonra dolacaktı. Yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hilmi Özkök’ün geçmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak Kıvrıkoğlu’nun emekliliğine karşı çıkan bir çevre vardı ve bu isimler Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılmasını istiyorlardı. Ancak, bu isteğe dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Anasol-M koalisyonunun ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli karşı çıkmıştı. Bahçeli’nin danışmanı Em. Korg. Altay Tokatlı, “Kıvrıkoğlu, hangi başarılı çalışmayı yaptı da, görev süresini uzatacağız” demiş ve olaydan Hilmi Özkök’ü haberdar etmişti. Özkök ise böyle bir karar karşısında yapabileceği hiçbir şey olmadığını belirtmiş ve “Hayırlısı olsun” demişti.

Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılmayacağı anlaşılınca, Genelkurmay Başkanı, selefinin istediği kadrolarla çalışmasını engellemek için akıllıca bir hamle yapmıştı. Hilmi Özkök’le yakın arkadaş olan Edip Başer’i, bir sene önce Birinci Ordu Komutanlığı’ndan İkinci Ordu Komutanlığı’na kaydırmıştı. Başer, terfi bekleyen en kıdemli orgeneraldi ve Hilmi Özkök’ten sonra Kara Kuvvetleri Komutanı olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak 2002 Yüksek Askeri Şûra toplantısı Başer için büyük bir şok olmuştu. Başer emekliye sevk edilmiş, yerine Jandarma Genel Komutanlığı görevinde süresi dolan ve koalisyonun ANAP kanadının hiç hazzetmediği Aytaç Yalman getirilmişti. Yalman ise, Özkök’ün yakından çalışmak istediği ekipten değildi. Yalman’dan boşalan Jandarma Genel Komutanlığı’na ise, daha sonra adını bütün kamuoyunun ezberleyeceği, Şener Eruygur getirilmişti. Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı’na gelmesi engellenememişti, ama çevresi kuşatılmıştı.

Özkök, ilk yılında ustaca manevralarla Çetin Doğan badiresini atlatmıştı. 2004 ise hem Özkök hem de Türkiye açısından çok daha zorlu geçecekti. Ben de marttan aralığa kadar çalıştığım Aktüel’de neler olup bittiğini gayet iyi izlemiştim. 2003’ün sonlarından itibaren Ankara’da bir hareketlilik yaşanmaya başlamıştı. Bu, Doğan’ın faaliyetleri kadar kolay atlatılabilecek bir olay değildi. Sonuçta Doğan bir ordu komutanıydı ve üstlerini yapacağı harekete dahil edememiş, hatta tepkilerini çekmişti. Ancak Ankara’daki hareketlilik, kısa sürede bitecekmiş gibi gözükmüyordu. Nitekim öyle de oldu. 2003’ün son günlerinde başkentte hava kurşun gibi ağırdı.

Bir taraftan Recep Tayyip Erdoğan’ın çevresiyle görüşmelerimi sonlandırırken, diğer taraftan da Ankara’da neler olduğunu şiddetle merak ediyordum. Tam bu günlerde, kamuoyunun yakından tanıdığı bir isimle öğle yemeğinde buluşmuştuk. Türkiye’de neler olup bittiğini konuşurken, söz dönüp dolaşıp darbe girişimlerine geldi. Görüştüğüm kişi, bütün gelişmelerden haberdardı. Hatta daha fazlasını da biliyordu. Ben AKP’nin basiretsizliğinden dert yanınca, Ankara’da işlerin hiç de sandığım gibi gitmediği haberini verdi. Bir de adres gösterdi: Hanefi Avcı.

Ankara, bütün kurumlarıyla alarm halindeydi ve TSK’de olan-biten her şeyi günü gününe takip ediyordu. Bunun da merkezi Hanefi Avcı’nın başında bulunduğu KOM Daire Başkanlığı’ydı. Hanefi Avcı’yla tanıştığımı söyleyince, mutlaka görüşmemi tavsiye etti. Ben de bunun üzerine Avcı’yı ziyaret etmek için Ankara’nın yolunu tuttum.

Hanefi Avcı, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde daire başkanı olduktan sonra başını kaşıyacak vakti yoktu. Daha önce de pek çok defa ziyaretine gitmiş, telefonla bazı haberlerle ilgili konuşmuştuk. Her gidişimde Avcı’nın işlerinin daha da yoğunlaşmış olduğunu görüyordum. Ancak Avcı’nın yakın çalıştığı bir isim, E.S müthiş bağlantılara ve bilgilere sahipti. Ben de bu isimle ilişkilerimi geliştirmeyi tercih ettim.

 

ZAPSU’NUN GAYRIRESMİ DANIŞMANI

Öğle yemeğinin ardından, hemen ertesi günü Ankara’ya hareket ettim. Hanefi Avcı yine oldukça yoğundu ve yurtdışından, yurtiçinden gelen heyetleri ağırlıyor, görüşmeler yapıyor, genel müdürlükteki toplantılara katılıyordu. Bu yüzden, ben de özel kaleminde görev yapan E.S ile görüştüm.

Bir süredir birbirimizi tanıdığımız için, ikimiz de sansürsüz konuşmayı tercih ettik. Aldığım duyumlar doğruydu. Ankara’da Jandarma Genel Komutanlığı merkezli bir hareketlilik yaşanıyordu. Bu harekete Kara Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri komutanları da destek veriyordu. Tek tereddüt ettiği isim, Halil İbrahim Fırtına’ydı. Hava Kuvvetleri Komutanı’nın yaşanan hareketlilikte payı olup olmadığını bilmiyordu. Oysa benim İstanbul’da görüştüğüm kaynaklar tam tersini söylüyor, Fırtına’nın dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’la birlikte hareket ettiğini belirtiyorlardı.

Hem AKP hükümeti hem de MİT ve Genelkurmay Başkanlığı yaşananları takip ediyordu. Ankara’da olası bir darbeye karşı bir mekanizma oluşturulmuştu. Duyduklarım doğruydu. Hanefi Avcı’nın başında bulunduğu KOM Daire Başkanlığı, darbeyi önlemek için kurulan gayrı resmi işbirliğinin sekreteryasını yapıyordu. Bütün bilgiler günü gününe buraya geliyor, daha sonra AKP’ye ve devlet içindeki ilgili birimlere iletiliyordu.

Avcı’nın AKP’de bilgi verdiği isim Cüneyt Zapsu’ydu. Avcı’nın özel kalem müdürü E.S aynı zamanda Zapsu’nun da gayrı resmi danışmanıydı. KOM’a ulaşan her türlü bilgi ve belge Zapsu’nun parti içindeki ofisinde depolanıyordu. Zapsu’nun İstanbul’daki evi başta olmak üzere, yaşadığı, çalıştığı bütün yerler güvenlik kontrolü altına alınmıştı. Hemen her gün bir suikast ya da saldırıya karşı kontrol ediliyordu.

E.S, Zapsu vasıtasıyla, zaman zaman dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la da görüşüyordu. Çok sık olmayan bu görüşmelerde Erdoğan, yaşanan gelişmelerle ilgili birinci ağızdan bilgi alıyordu. E.S, sadece bilgi toplamıyor, darbe yanlılarının faaliyetlerini boşa çıkarmak için de uğraşıyordu. Hanefi Avcı, iş yoğunluğundan dolayı, askerin yaptıklarını bertaraf etmek için yapılan çalışmalara çok fazla vakit ayıramıyordu. Faydası olacağı düşüncesiyle, basındaki bütün bağlantılarını 28 Şubat günlerinden itibaren yanında yer alan E.S’ye devretmişti. E.S de bu ağı hem genişletiyor, hem de etkili bir şekilde kullanmanın yollarını arıyordu.

E.S, İstanbul’da Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu ve Hürriyet’ten Cüneyt Ülsever’le görüşüyordu. Ankara’da ise Akşam’ın temsilcisi Nuray Başaran ve Sabah Ankara Temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş E.S’nin irtibatta olduğu gazeteciler arasındaydı. Özellikle Başaran, bu süreçte çok önemli görev üstlenmişti.

MERKEZ ÜSSÜ KARAMEHMET MEDYASI

Başaran, DSP-Anavatan-MHP koalisyon hükümeti döneminde, askerlerle yakından tanışma imkanı bulmuştu. Özellikle dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, Başaran’ı çok seviyor ve sık sık görüşüyordu. Kılınç’ın referansı Başaran’a TSK’da bütün kapıları açmıştı. Bu sayede Başaran, o dönemde Jandarma Genel Komutanlığı’nda yapılan çok özel toplantılara katılma şansı elde etmişti.

Bir süre sonra, bu toplantıların tek tek kayıt altına alındığı ve Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’e iletildiği anlaşıldı. Toplantıya katılan bir isim, konuşulanları gizlice kaydettikten sonra E.S’ye getirmiş ve E.S’nin aracılığıyla genelkurmay başkanlığındaki ilgili komutanlarla görüşmüştü. Şener Eruygur’a aylar sonra, “Karargâhım bana ihanet etti” dedirten ve Özden Örnek’in günlüklerinde, “Özkök’ün her şeyden haberi var” diye anlatılan olay, bu kayıtlardı. Bu bilgiler de günü gününe AKP, MİT, Genelkurmay Başkanlığı, Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na ulaştırılıyordu.

Çalışmalar birkaç basamaklı yürütülüyordu ve ilk başta medya üzerinde yoğunlaşmışlardı. Ankara’daki darbe karşıtı ittifak, medyanın öneminin farkındaydı. Yakın tarihte yaşanan 28 Şubat, askerin başını çektiği bir müdahaleydi, ama medya burada en az asker kadar önemli rol oynamıştı. Asker, halkı özellikle de Beyaz Türkleri müdahaleye medya yoluyla ikna etmişti. Bu nedenle, yeni bir müdahale ancak medya üzerinden yapılabilirdi ve bunu önlemek gerekirdi. Oysa darbe yanlısı kabul edilenlerin medya ayağı zannedilenden çok daha güçlüydü. Medya 28 Şubat refleksleriyle hareket etmeye alışmıştı. Gücün komutanlarda olduğunu düşünüyor ve gelen her türlü istek ve talebi yerine getirmekten çekinmiyorlardı. Bazı medya mensupları da ideolojik olarak askerlerin yanında yer alıyorlardı.

Hiç şüphesiz 2003-2004’te yaşanan bu muhataralı günlerin en önemli aktörlerinden birisi, Tuncay Özkan’dı. Özkan, 28 Şubat sonrasında kurulan hükümetler sayesinde çok önemli güçler elde etmiş bir isimdi. Kanal D’de Uğur Dündar gibi bir ismi ayrılmak zorunda bırakmış ve onun yerine geçmişti. Yazıları Radikal’de yayınlanıyordu. Özkan’ın kurduğu ilişkiler ağı özellikle Çukurova Holding’in patronu Mehmet Emin Karamehmet’in başını döndürüyordu. Karamehmet’in bir medya grubu vardı. 2001 Krizi’nde, Pamukbank yüzünden zora girmiş, bu yüzden bankalarını kaybetmişti. Daha fazla para ve güç kaybetmemek için Tuncay Özkan’ı içinde Akşam gazetesi ve Show TV’nin de bulunduğu medya grubunun başına getirmişti. Özkan da bu medya grubunu, AKP’ye karşı girişilen savaşın koç başı olarak kullanıyordu.

Hükümetin gözünü açan da Özkan’ın bağlantıları olmuştu. AKP’nin güçlü ismi Cüneyt Zapsu’yu İstanbul’dan ünlü mimar Eren Talu1 aramış ve görüşmek istemişti. Zapsu, görüşmeyi kabul etmiş ve iki isim İstanbul’da buluşmuştu. Ancak Zapsu görüşmeye hazırlıklı gelmiş, yanında gayrı resmi danışmanı E.S’yi de getirmişti. Eren Talu, Zapsu’ya askerler adına mesaj iletmekle görevlendirildiğini söylemişti.

40 KİŞİLİK BASIN BÜROSU

Askerler, AKP hükümetinin Kıbrıs politikalarından memnun değildi. Kıbrıs’ta Rumlara taviz verildiğini düşünüyorlardı. Ne yapılması gerektiğini, ilerleyen zamanlarda ileteceklerdi. Bunun için de Akşam’ın yayınlarının takip edilmesini istiyorlardı. O tarihlerde eski Harp Akademileri Komutanı Em. Org. Kemal Yavuz, Akşam’da yazıyordu. Yavuz Gökalp Yıldız da bu sırada gazetedeki yazılarına yeni başlamıştı. Askerlerin isteği bu isimlerin yazılarının takip edilmesiydi.

Zapsu, Eren Talu’nun söylediklerini sessizce dinlemişti. Ancak Zapsu’nun danışmanı E.S, Eren Talu’ya, “Sen kim oluyorsun da asker adına hükümete mesaj vermeye kalkıyorsun?” diye oldukça sert sözler sarf etmişti. Ancak E.S, Cüneyt Zapsu tarafından nazikçe toplantıdan çıkarılmış ve uyarılmıştı: Eren Talu gerçekten de kendi adına konuşmuyordu. Bu görüşme anında Genelkurmay Başkanlığı’na iletilmiş, bu mesajlardan haberdar olup-olmadıkları sorulmuştu. Genelkurmay Karargâhı’nda olan-biteni bilen bir Allah’ın kulu yoktu. Bunun üzerine, Talu’nun bağlantıları araştırılmış ve Jandarma Genel Komutanlığı’na ulaştığı anlaşılmıştı. Ardından da KOM, Akşam’ın Ankara temsilcisi Nuray Başaran’la bağlantı kurmuştu. Başaran, Tuncay Özkan’dan ve ekibinden hiç hazzetmiyordu. Bu yüzden, operasyon ekibinin isteklerini koşulsuz yerine getirmişti.

2004’te Ankara kaynayan bir kazandı. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman, komutanlıkta 40 kişilik ekiple medyayı izlemeye almıştı. Gazeteler komutan mesaiye başlamadan önce taranıyor, ilgileneceğini düşündükleri haberler kupürler halinde Yalman’a sunuluyordu. Yalman, bu çalışmayı saklama gereği de duymuyordu.

Şener Eruygur’un karargâhında görev yapan isimler ise basın mensuplarıyla, gazete sahipleriyle, rektörlerle görüşüyordu. Eruygur’un ziyaretçileri arasında Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Fatih Çekirge, Mehmet Emin Karamehmet, Cem Uzan, Can Ataklı gibi kamuoyunun yakından bildiği isimler vardı. Misafirleri, Eruygur adına çoğu zaman Levent Ersöz karşılıyordu. Jandarma Genel Komutanlığı karargâhında öne çıkan bir başka isim, Kadir Ali Esener’di.

2003’ün sonlarında Ankara, her türlü sürprize açık bir başkent görüntüsü veriyordu. Dört kuvvet komutanının birlikte hareket ettiği anlaşılmıştı. Ancak Hilmi Özkök’ün de eli boş değildi. Hüseyin Kıvrıkoğlu engelini aşmış, Çetin Doğan’ı bertaraf etmişti. AKP hükümetinin attığı bazı adımlardan hiç şüphesiz Hilmi Özkök de rahatsızdı. Ancak kafasında bir “düşman” tanımı yoktu. Karşısındakini belli konularda anlaşamadığı bir kişi olarak görüyor ve buna göre çözümler üretmenin yolunu bulmaya çalışıyordu.

Kuvvet komutanlarının rahatsızlıklarını bildiği için, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la bir araya getirmenin yollarını arıyordu. Bunun için Genelkurmay Başkanlığı’nda bir öğle yemeği tertiplemiş, Erdoğan’la kuvvet komutanlarını buluşturmuştu. Bu buluşma, tahmin edilenin çok ötesinde bir yumuşamaya neden olmuştu. Bu yumuşama yeterli olmasa da Ankara’ya biraz rahat nefes aldırmıştı.

SİSTEMİN KİLİT TAŞI MİT’Tİ

Bu arada Avcı ve ekibi, AKP hükümetine Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısını değiştirecek yasal düzenlemeler yapmasını öneriyorlardı. 28 Şubat’ta medyanın rolü hiç tartışmasız çok önemliydi, ama psikolojik harbi MGK hazırlıyor ve yönetiyordu. Yöntem çok basitti: Refahyol Hükümeti’ni irticacı ya da irticanın hamisi gösterecek haber, bilgi ve belgeler hazırlanıyor, herhangi bir gazetede yayınlanıyordu. Bu haber üzerinden de ya tepki veriliyor ya da hukuki işlem başlatılıyordu. MGK Kanunu’nda yapılacak bir değişiklikle 28 Şubat benzeri bir hareketin önü kesilmiş olacaktı. Hükümet bu tekliflere sıcak bakıyordu, ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. AKP’nin bu konularla ilgili herhangi bir hazırlığı bulunmuyordu. Daha sonra Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde gereken bütün değişiklikler yapılmıştı.

Bu arada herhangi bir kalkışmaya karşı da tedbirler alınmış, Ankara’da görev paylaşımı yapılmıştı. Olası bir darbe girişiminde, darbeye kalkışan komutanlar enterne edilecekti. KOM’daki sekreteryada, bu işin bütün detayları hazırlanmıştı. Görebildiğim kadarıyla, o tarihte MİT de bu çalışmanın içindeydi. O dönemde MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’du. Yıllar sonra Atasagun’un hükümeti İstanbul’da 1. Ordu Komutanlığı’nda yaşanan hareketlilikle ilgili uyardığı, hatta 15-20 Kasım 2003’te yaşanan bombalı saldırılardan sonra, manidar bir bilgi notu hazırladığı ortaya çıkmıştı.

MİT müsteşarının yardımcılarından en önemlisi ise, Emre Taner’di ki askerlerin hemen hemen hiç hazzetmediği bir isimdi. Taner’in adı askerlere mesafeli yaklaşımı yüzünden “Fethullahçı”ya çıkmıştı. MİT kurumsal olarak olası bir darbeyi Türkiye’nin kaldıramayacağını düşünüyordu. 28 Şubat Süreci’nde de MİT’in bir kanadı askerlerle işbirliği içinde olsa da, kurumu temsil eden isimler olabildiğince yumuşak mesajlar vermeye çalışıyordu. Bunun en önemli göstergelerinden bir tanesi, dönemin MİT müsteşarı Şenkal Atasagun’un üç büyük gazetenin Ankara temsilcileriyle görüşmesinden sonra yaşanmıştı.

Atasagun gündemi değerlendirmiş ve o günlerde adı üzerinde oldukça büyük tartışmaların yaşandığı Fethullah Gülen’le ilgili soruları cevaplamıştı. Bu cevaplar gazetelere Gülen’i küçümseyen ifadelerle yansımıştı. Bunun üzerine MİT’ten bir yetkili, Samanyolu Televizyonu’nun Ankara temsilciliğini arayarak ifadeler için özür dilemişti. Gazetelere yansıyan sözler, bir sohbet sırasında söylenmişti, MİT’in ve müsteşarının resmi görüşünü içermiyordu. MİT toplumun bütün kesimleriyle bir şekilde temasta olmanın hesabını yapıyordu.

Emre Taner, MİT tarihinin en güçlü isimlerinden kabul ediliyordu. Devletin işleyişiyle ilgili bazı kritik görevler, müsteşar olmadan çok önce Taner’e verilmişti. Taner de anlatılanlara göre bu görevleri büyük bir yetkinlikle yerine getirmişti. Ankara’da hem darbeciler hem de darbe karşıtları, MİT’i yanlarına almaksızın girişilecek her türlü hareketin başarısızlıkla sonuçlanacağının farkındaydı.

Kuvvet komutanları medya çalışmalarını farklı kanallardan yürütüyorlardı. Tuncay Özkan, Akşam Medya Grup başkanıydı. Ancak devlet içinde yoğun bir çatışmanın yaşandığı o günlerde görevinden alınmıştı. Akşam’ın patronu Çukurova Holding’in sahibi Mehmet Emin Karamehmet, Ankara’ya bir görüşme için geldiğinde pek de nazik olmayan bir yöntemle uyarılmıştı. Karamehmet’in olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu. Ancak komutanlarla görüştüğü ve bu görüşmeleri Tuncay Özkan sağladığı için, görevden alma taleplerini yanıtsız bırakıyordu. Ankara’nın ise artık Tuncay Özkan’a tahammülü kalmamıştı. Karamehmet, Ankara’da Hanefi Avcı’nın çok yakınındaki bir isim tarafından net bir dille uyarıldı ve bunun üzerine Tuncay Özkan’ın işine son verdi. Özkan’la birlikte gazeteden Yavuz Gökalp Yıldız ve Kemal Yavuz da gitmişti.

 

PATRONLAR İKİ ARADA

Bu darbeci komutanlar, özellikle de Şener Eruygur için çok büyük bir kayıptı. Karamehmet’le yaptıkları görüşmelerden de bir sonuç alamamışlardı. Tuncay Özkan, Akşam grubundan ayrıldıktan sonra, satın almak için televizyon kanalı aramaya başlamıştı. Ağırlıklı olarak iki kanal üzerinde duruyordu; NTV ve İstanbul TV. NTV, Şahenk Grubu’ndaydı. Grubun yeni patronu Ferit Şahenk, 2001 Krizi’nden sonra, gelir getirmeyen bütün işlerini tasfiye ediyordu. Bu çerçevede NTV’yi de satmak istiyordu.

Ferit Şahenk’in Tuncay Özkan’la görüşmeleri anında haber alınmış ve Ankara’ya bildirilmişti. Cüneyt Zapsu, Şahenk’i arayarak bu satışa karşı olduklarını kesin bir dille bildirmişti. Şahenk, Tuncay Özkan’ı ve arkasında kimlerin olduğunu gayet iyi biliyordu. Özkan’a red cevabı veremiyor ya da vermek istemiyordu. Zapsu’nun sözlerine ve uyarılarına rağmen Özkan’la görüşmeye devam ediyordu. Ancak, hükümet kanadının kararlılığını görünce yapacak bir şeyi kalmadığının farkına varmıştı. Özkan’la prensipte anlaştıkları anda Ankara’dan gelen telefonlarla bunalıyor ve fiyat artırmak zorunda kalıyordu. Özkan-Şahenk görüşmeleri günü gününe Ankara’ya bildiriliyor, Cüneyt Zapsu da Şahenk’i yanlış bir adım atmaması konusunda uyarıyordu. Böylece Şahenk-Özkan görüşmeleri, NTV’nin satışı gerçekleşmeden bitmişti.

Özkan’ın ikinci büyük umudu, Ali Müfid Gürtuna’nın sahibi olduğu televizyon kanalındaydı. Gürtuna, Özkan’ın teklifini büyük bir şans olarak görüyor, televizyon kanalını elinden çıkarmak için uğraşıyordu. Ancak ikilinin önündeki en büyük engel, Ankara ve AKP hükümetiydi. Ali Müfid Gürtuna ve Tuncay Özkan anlaştıklar anda Ankara’dan Gürtuna’ya telefon geliyor, ikili tekrar pazarlık masasına oturmak zorunda kalıyordu. Pazarlığın her aşamasında Gürtuna, fiyat yükseltmek zorunluluğu duyuyordu. Özkan’a fiyat dışında, sunabileceği hiçbir mazeret yoktu. Pazarlıklar ve görüşmeler haftalar sürmüş ve iki taraf da pes etmişti. Tuncay Özkan’ın gözü şimdi yeni bir kanal kurmaktaydı.

Bunun için Jandarma Genel Komutanlığı’yla görüşmüş, gerekli destek sözünü almıştı. Diğer kuvvet komutanlarını da ziyaret ediyor, kendisine yardımcı olunmasını istiyordu. Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur, yeni kurulacak televizyonunun frekans aktarıcılarının jandarma bölgelerine ya da jandarma birliklerine yerleştirilmesini tavsiye etmişti. Böylece, hiç kimse kendisini aşıp televizyonun yayınına müdahale edemezdi. Yurtdışından getirilen cihazlar da AKP’li bakanların ve bürokratların gözü önünde gümrüklerden geçirilmiş, televizyon kanalı yayına başlayacak hale getirilmişti.

Darbeci komutanların bir kısmı, Tuncay Özkan’la medya operasyonlarına hazırlanırken, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Özden Örnek de emekli deniz kuvvetleri komutanlarından Orhan Karabulut ve Son Havadis gazetesinin eski sahibi Mustafa Özkan’la görüşüyordu. Orhan Karabulut, Aydın Doğan’ın şirketlerinde yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıyordu. Bu açıdan stratejik öneme sahipti. Askerler, Türkiye’nin en etkili grubunu elinde bulunduran Aydın Doğan’a birinci elden ulaşmanın yolunu bulmuşlardı.

 

AYIŞIĞI’NIN KARANLIK YÜZÜ

Özden Örnek’in görüştüğü bir diğer isim ise Mustafa Özkan’dı. Özkan, hem gazetecilerin sevdiği, saydığı bir isimdi hem de Süleyman Demirel’in çok yakınındaydı. Özkan, eski bir gazete patronu sıfatının çok üzerinde bir servete sahipti ve önemli silah şirketlerinin Türkiye mümessilliğini yapıyordu. Bu açıdan herkes için çok değerli bir müttefikti. 2003-2004 yıllarında en aktif isimlerden bir tanesiydi. Süleyman Demirel’le askerler arasındaki bağlantıyı kuran isim diye biliniyordu.

Özkan, Cüneyt Zapsu’yu da yakından tanıyan bir isimdi. İkili zaman zaman görüşüyor, Zapsu’ya gerekli mesajları iletiyordu. Zapsu da bu mesajları, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la paylaşıyordu. Özkan’ın bu dönemde verdiği mesajlar, genellikle Kıbrıs ağırlıklıydı. Askerlerin gündeminde Kıbrıs vardı ve bunun üzerinden hükümeti yıpratmayı planlıyorlardı.

Ancak yapılan bütün bu hazırlıklara rağmen, olay askeri bir müdahaleye dönüşmeden sona erdi. Bunda hiç şüphesiz en önemli neden, kamuoyunun darbeye hazır hale getirilememesi ve ordu komutanları başta olmak üzere, general ve albay kadrosunun darbeye karşı çıkmasıydı. Paşalar, yapılacak bir darbenin halk desteği olmadan asla başarılı olamayacağını düşünüyorlardı ve bu destek şimdilik yoktu. Aytaç Yalman ve Özden Örnek, altlarından gelen bu bilgileri değerlendirmişler ve Eruygur’la Fırtına’yı yalnız bırakmışlardı. Bunlara bir de Hilmi Özkök’ün çabaları eklenince, yaşanan sıkıntılar, yerini ferahlamaya bırakmıştı.

Ankara, bu kez Şener Eruygur ve Aytaç Yalman’ın emekliliklerinin ardından rahat bir nefes alacaktı. Gerçi Eruygur’un hazırlıkları bahar aylarında ortaya çıkartılmış ve karargâhı darmadağın edilmişti ama, yine de varlığı sıkıntı yaratmaya devam ediyordu. Jandarma Genel Komutanlığı Karargâhı’nın kritik isimleri Levent Ersöz ve Kadir Ali Esener, Ankara’dan uzaklaştırılmıştı. Ersöz Isparta’ya, Esener ise Aydın’a gönderilmişti.

AKP hükümeti ise, bu dönemi Avrupa Birliği çıpasına sarılarak geçirmişti. Ankara’ya bakıldığında görülen fotoğraf bu olmasına karşın, perde arkasında büyük bir mücadele yaşanmıştı. O günlerde seçilmişler büyük mutluluk yaşıyor, ilk defa, zor da olsa müdahale yanlılarını geri püskürtüyorlardı. AKP hükümetinin, o tarihlerde yaşanan her şeyden haberi vardı. Ergenekon Operasyonlarının başlamasına neden olan Danıştay Cinayeti’nin hemen ardından, Şarm El-Şehy yolunda dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, gazeteci Hasan Cemal’e söylediği, “Sarıkız diye yaz bakalım, Ankara’da neler olacak” demesi, bu olayın en büyük delillerinden bir tanesiydi.

Türkiye, iki yıl içinde, birisi 1. Ordu Komutanlığı, diğeri ise Jandarma Genel Komutanlığı kaynaklı iki badire atlatmıştı. Ancak henüz hiçbir şey bitmemişti…

 

 

 

1Kamuoyunda “beyaz gömlekli” mimar diye bilinen Eren Talu, bir dönemin ünlü ekran yüzü ve haber spikeri Defne Samyeli’yle evliydi. Talu, yurtiçi ve yurtdışında oldukça büyük inşaat işleri almıştı. Galatasaray Spor Kulübü için, TOKİ adına Türk Telekom Arena Stadı’nın inşaatını üstlenmiş, ancak taahhüdünü yerine getirememişti.

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here