Bavul Bölüm 6: Derin devlet işleri

0
3852

Gazeteci yazar Tuncay Opçin’in Bavul kitabı, yakın tarihimizdeki önemli bazı hadiselerin perde arkasına dair önemli bilgiler içeren bir kitap.

Opçin kitabında, hem gazetecilik yaşamına nasıl başladığı ve nasıl bu günlere geldiğini anlatıyor, hemde ismi etrafında dönen iddialara cevap veriyor.

Kitabın tümünü bölümler halinde bir yazı dizisi olarak yayınlamaya başlıyoruz.

***

Bölüm 6: Derin devlet işleri

28 Şubat Süreci’nin sıcak günleri 1998’de de bütün hızıyla devam ediyor, süreç önüne kattığı herkesi sürükleyip götürüyordu. Başörtülü öğrenciler 28 Şubat’ın ilk kurbanları olmuşlardı. İşadamları fişleniyor, markalar “Yeşil Sermaye” diye damgalanıyor, kebapçılar bile bu ayrımdan nasibini alıyordu.

Bu boğucu gündem, Zaman’ı da kuşatıyor, gazete pek çok haberi, haklı olarak ince eleyip sık dokuyarak görmezden geliyordu. Bir taraftan halkın dertlerini aktarmak, diğer taraftan da muktedirleri kızdırmamak gerekiyordu. O yüzden istediğimiz haberi çalışma imkânı kalmamıştı. Ben de daha rahat çalışabileceğim, farklı mecralara dikkat kesilmiştim. Bu çerçevede önce Doğan Grubu’nun haber dergisi Tempo ile görüşmüştüm. Ücrette bile anlaştığımız halde, başlamam mümkün olmadı.

Tam bu sırada Sabah Grubu’nun haber dergisi Aktüel’den teklif geldi. Aktüel o günün Türkiye’sinde çok önemli bir yayın organıydı. 28 Şubat Süreci’nde özgürlükçü duruşuyla büyük takdir toplamış, Susurluk Skandalı’yla ilgili en önemli haber ve detaylar Aktüel’de yayınlanmıştı. Bu dergide çalışmak, benim için çok büyük bir imkândı ve dergicilik hep içimde kalan bir ukdeydi. Aktüel’in teklifini derginin yayın yönetmeni Alev Er’le görüştükten sonra kabul ettim ve 9 Kasım 1998’de Aktüel’de iş başı yaptım.

Dergide çalışmaya başladıktan kısa süre sonra yaptığım, “İslamcı Gayler” haberi büyük tepki toplamıştı. Aktüel, okurun ilgisini çekecek, daha önce hiç duyulmamış haberleri kapağa taşıyordu. Dergi kabaca “Flaş” ve “Güncel” olmak üzere iki bölüme ayrılıyordu ve kapaklar genelde birinci bölümden seçiliyordu.

 

KARİKATÜR YÜZÜNDEN İKİNCİ BASKI

“İslamcı Gayler” haberinin oldukça ilginç bir hikayesi vardı ve bu Aksiyon’da çalıştığım yıllara dayanıyordu. Aksiyon kurulurken, haber kadrosu o güne kadar tabu olan ve tartışılmayan konuları derginin sayfalarına taşımak istiyordu. Bu çerçevede dergiyi yayınlayan ekip, “Ezan”ı, daha doğrusu, ezanın kötü okunuşunu işleyen bir dosya yayınlamaya karar vermişti. Kısa bir süre sonra hazırlanan haber, çok iyi bir yaraya parmak bastığımızı gösteren bilgiler içeriyordu. Aksiyon, “Ezan”ı kapağa taşımış, müezzinlerin eksikliklerini gösteren bilgileri okurlarıyla paylaşmıştı. Ancak bu durum, dergi baskıdan geldikten sonra, dağıtıma verilmeden bir krize dönüşmüştü.

Grup yöneticileri dergiyi baskıdan geldikten sonra görmüşler ve büyük tepki göstermişlerdi. Haber son derece dikkatli bir şekilde hazırlansa da karikatürist Dağıstan Çetinkaya’nın çalışması, her türlü eleştiriyi alabilecek nitelikteydi. Çetinkaya minarede bir müezzini karikatürize etmiş, ancak bu sırada ipin ucunu kaçırmış, ortaya son derece sevimsiz bir tablo çıkmıştı. Derginin iş yoğunluğu içinde de bu karikatür gözden kaçmış ve yayınlanmıştı. Oysa bu Çetinkaya’nın ilk icraatı değildi. O dönemde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu çalışmalarına hız vermiş ve tartışma konusu olmuştu. Bu vakıf, kamuoyunda “Fak-Fuk-Fon” diye biliniyordu. Çetinkaya, karikatüründe bir kelime oyunu yapmış ve bu fonu “Fak-Fuck-Fon” diye nitelendirmiş, buradan bir mizah çıkarmaya çalışmıştı.

Ezan haberinde de karikatür aynı isme aitti ve minarede ezan okuyan müezzin oldukça çirkin bir şekilde resmedilmişti. Bu karikatür fazlasıyla olumsuz tepki alacaktı. Bu yüzden grup yönetimi karikatürün çıkartılarak, derginin tekrar basılmasına karar verdi. Aksiyon bu nedenle bayilere bir gün geç verilebilmişti. Haber, bu haliyle bile çok ses getirmiş, hatta bir gazete “Fethullah Hoca Ezana El Attı” manşetiyle çıkmıştı.

Aksiyon’un yaptığı haberle, Fethullah Gülen arasında bağlantı kuruluyordu. Oysa Fethullah Gülen, bu haberi tıpkı diğer Aksiyon okurları gibi basıldıktan sonra görmüştü. Basın ve kamuoyundaki bu algı Aksiyon yöneticileriyle çalışanlarının elini kolunu fazlasıyla bağlıyordu. Biz haber olabilecek her konuyu dergi sayfalarına taşımak istiyorduk. Ancak en basit olayda bile dergi Fethullah Gülen’le irtibatlandırılıyordu.

AKİT OKURU EŞCİNSELLER

Ezan haberi yayınlanmadan önce el attığımız konulardan birisi de eşcinsellikti. Eşcinsellik bugün bile muhafazakâr ve İslamcı kesimin asla girmediği bir saha. Oysa Aksiyon, 1995’te bu konuyu araştırmak, gündeme getirmek istemişti. Bu konuyu araştırırken, din bilginlerinden, İslam hukukçularından görüş alınacak, İslam’ın konuya yaklaşımının teorik çerçevesi çizilecekti. Haberin bir tarafında bu görüşler yer alırken, diğer taraftan da eşcinsellerle görüşülecek, bu tercihlerinin nedeni anlatılacak, dergi sayfalarına yansıtılacaktı.

Ben bu çerçevede araştırmalar yapmış, eşcinsellerle görüşmüştüm. Haber üzerinde çalıştığım sırada ezan haberi yayınlanmıştı ve aldığımız tepkiler, Türkiye kamuoyunun bu tür tartışmalara hazır olmadığı sonucunu doğurmuştu. Eşcinselleri ele alan bir kapağın o günün merkez medyası tarafından nasıl ele alınacağını düşündüğümüzde, karşımıza hiç de parlak olmayan bir tablo çıkmıştı. Bu nedenle haberi yapmamaya karar vermiştik.

Aktüel’e geçince, editörler toplantısında o günler için oldukça yeni bir konu gündeme gelmişti. Profesyonel bir gitar sanatçısı vardı ve bu kız tesettürlüydü. Bu kişiye ulaşıp-ulaşamayacağımız konuşuldu. Bu sırada benim de aklıma daha önce çalıştığım, eşcinsellerle ilgili konu geldi. Haberle ilgili eşcinsellerle görüşürken, ulaştığım üç isim İslamcı çıkmıştı. Üç isim de o tarihlerde “gizli eşcinsel”di. Aileleri ve çevreleri eşcinsel olduklarını bilmiyorlardı. Bunlar RP’yi destekliyor, mitinglerine gidiyor ve radikal bir gazete olan Akit’i takip ediyorlardı.

Ben konuyu anlatınca, Alev Er’in hemen dikkatini çekti ve bu haberi yapmamı istedi. Haberin içeriğiyle ilgili bir sorunum yoktu, ama Aksiyon’da haber rafa kalkınca, eşcinsellerle bağlantım kopmuştu. Ancak, birisinin gerçek adını ve soyadını biliyordum. Buradan yola çıkarak adresini bulabileceğimi düşündüm ve biraz uğraştıktan sonra gerçekten de bu kişiye ulaştım.

Bu kişi üzerinden de diğer iki kişiyle görüşme şansım oldu. Hepsiyle tek tek konuştum, hikayelerini dinledim. Bu hikayeleri derleyip, toparlayıp, siyasi tavırlarını da ekleyip haberleştirdim. Aktüel o hafta “İslamcı Gayler” kapağıyla bayilere ulaştı. Tabii beklediğim gibi tepkiler gecikmedi.

İlk başta Akit’ten aradılar. Benim Zaman’dan ayrılıp Aktüel’e geçtiğimi öğrenmişlerdi ve klasik suçlamalarda bulunuyorlardı. “Ben, İslam’a zarar vermek için Zaman’dan ayrılmıştım ve Aktüel’e geçmiştim. Klasik bir İslam düşmanıydım. O yüzden böyle bir haberde Akit’in adını geçirmiştim” gibi bir sürü ipe sapa gelmez isnatlarda bulundular. Ben de dilim döndüğünce böyle olmadığını anlattım. Akit’ten daha önce görüştüğüm bir muhabir arkadaş vardı. Onun adını vererek, benim kim ve ne olduğumu ondan öğrenebileceklerimi söyledim.

Tepki veren diğer grup, Aksiyon’daki bazı arkadaşlarımdı. Aslında olayın Aksiyon’da başlayan hikayesini gayet iyi biliyorlardı ama, buna rağmen tepki vermekten çekinmemişlerdi. Ancak, bu haber yayınlandıktan sonra aldığım iki telefon, ne kadar önemli bir habere imza attığımı ortaya çıkarmıştı.

 

SİSİ’NİN YAKIN ARKADAŞI

İlk telefon Almanya’dan geldi. Daha önce seks işçiliği yapan bir grup transseksüel, tevbe etmiş, tesettüre girmişlerdi. Hatta bu grup, kısa bir süre önce Hacca gitmişti. Buna da vesile olan Menzil Dergâhı’nın Almanya’daki temsilcilerinden birisiydi. Ben hikayeye önce temkinli yaklaştım. Ancak daha sonra verilen isimlere ulaştım. Hatta, adı geçen din adamıyla da görüştüm. Olaya son derece insancıl yaklaşmış, bu kişileri günahkâr görmek yerine, onlara da dini, diyaneti anlatmak gerektiğini düşünmüştü. Haberi yazmak, fotoğraflamak için Almanya’ya gitmek gerekiyordu. Fakat grubun içinde bulunduğu ekonomik şartlar, beni Almanya’ya göndermeye izin vermiyordu. O tarihlerde, daha sonra Sabah Grubu’nun el değiştirmesine neden olacak borç batağının etkileri, yeni yeni görülmeye başlanmıştı. Bu yüzden bu önemli ve çarpıcı haber, yazılamadan kalmıştı.

İkinci telefon ise, İslamcılar arasında eşcinselliği gizlice yaşayan pek çok kişinin olduğunu gösteriyordu. Arayan kişi, kendisinin de eşcinsel olduğunu söylüyor, Aktüel’e konuşan isimlerle tanışmak istiyordu. Günah olduğunu düşündüğü için hiç ilişkiye girmemişti ama, çok uzun yıllardır erkeklere ilgi duyuyordu. Kendisini daha rahat ifade etmek için de, haberime konu olan kişilerle görüşmek istiyordu. Ancak haber kaynaklarım telefonlarını vermek istemeyince, bu kişiye yardımcı olamamıştım.

Aktüel, liberal bir yayın organıydı ve muhafazakârlara hitap eden Aksiyon’dan çok daha farklı bir okur kitlesi vardı. O yüzden eşcinsellerle ilgili haberlere sıkça yer veriyorduk, eşcinsellerin de tercih ettikleri, okudukları bir yayın organıydık. Bu yüzden eşcinsellerle ilgili bazı haberler, ilk defa Aktüel’e geliyordu. Bu çerçevede yayın yönetmeni Metin Soysal’a bir telefon gelmiş, Soysal da ilgilenmem için bana yönlendirmişti.

Adının “Vedat” olduğunu söyleyen bir eşcinsel benimle görüşmek istiyor, elinde müthiş bir haber olduğunu söylüyordu. İddiasına göre, Cübbeli Ahmet Hoca’nın eşcinsel bir sevgilisi vardı ve bu kişi Aktüel’e konuşmak istiyordu. Böyle bir şey olabileceğine ihtimal vermesem de, konuşmak isteyen kişiyle mutlaka görüşeceğimi söyledim. Vedat da bir gün sonrası için randevu ayarladı.

Vedat’la, Şişli Camii’nin önünde buluştuk ve camiye yakın zemin katta bir eve gittik. Bu arada telefonla görüştüğüm, Vedat’la ilgili kısa bir araştırma yapmıştım. 28 Şubat’ın ünlü aktörlerinden Sisi’nin, yani Seyhan Soylu’nun yakın çevresindendi. Basında hemen herkesle tanışıklığı vardı ve Sisi’nin yardımcısı olarak biliniyordu. Ancak getirdiği her haber güvenilir değildi ve 28 Şubat’ın ünlü Ali Kalkancı-Fadime Şahin-Müslüm Gündüz Olayı’nda adı geçiyordu. Bu olay da aslında JİTEM’e çıkıyordu. O yüzden, Vedat konusunda çok daha dikkatli olmaya karar verdim.

 

ÜÇ KOLDAN ARAŞTIRMA

Gittiğimiz evde “Burak” adında bir çocukla tanıştırlar. Burak, Cübbeli Ahmet Hoca’nın sevgilisi olduğunu iddia ediyor, bir süre birlikte olduklarını anlatıyordu. Burak, kamuoyunda “Süleymancılar” adıyla bilinen, Süleyman Hilmi Tunahan’ın talebelerinin açtığı yurtlarda kalmıştı. İddiasına göre, burada bir öğretmeninin tecavüzüne uğramış, sonrasında yurttan kaçmış, ailesiyle arası açılmış, Sakarya’da yaşamaya başlamıştı. Uzun müddet bir otelde yaşamış ve bir vesileyle Cübbeli Ahmet Hoca’yla tanışmış, sevgili olmuşlardı.

Hikaye, pek çok ayrıntıyla süslenmişti ve ilk bakışta her şey doğru gözüküyordu. Görünüşe göre müthiş bir haber yakalamıştım, ancak benim içime bir kurt düşmüştü. O yüzden heyecanlanmayacak, bir anda haberin üzerine atlamayacaktım. Haberi biraz ağırdan almaya, konunun bütün taraflarıyla detaylıca görüşmeye karar verdim.

Burak’a, kendisini birkaç gün sonra telefonla arayacağımı söyledim ve dediğim günde telefon açtım. Hikayesini tekrar tekrar anlattırdım. Her anlatışında, küçük de olsa ayrıntılarda farklılıklar oluşuyordu ve bu benim şüphelerimi daha da artırıyordu. İlk görüşmemizde ailesinin Almanya’da olduğunu, o yüzden Süleyman Efendi Cemaati’nin Kur’an kursunda kaldığını söylemişti. İkinci anlatımında ise, ailesiyle kavga ettiği için kursta kaldığını iddia ediyordu.

Ben Burak’la üç-dört defa buluştum ve her defasında da hikayesini bir bahane bularak anlattırdım. Doğru söylüyor olsaydı, hep aynı hikayeyi anlatması gerekecek, anlattıklarında farklılıklar olmayacaktı. Oysa Burak, genel hatları itibariyle olayı anlatıyor ancak detaylar da farklı şeyler söylüyordu. Bunların içinde en önemlisi tecavüze uğradığı zaman ve sonrasında yaşadıklarıydı. Kişiler değişmese de her seferinde olayın farklı versiyonlarıyla karşıma çıkıyordu.

Bu arada Süleyman Efendi Cemaati’nin ileri gelenlerinden birisiyle konuşmuş, Burak’a tecavüz ettiği iddia edilen öğretmene ulaşmaya çalışmıştım. İlk şoku burada yaşamıştım: Burak’ın anlattığı yerde, verdiği adreste Süleyman Efendi Cemaati’ne ait bir yurt yoktu. Ancak herhangi bir hata yapmamak için, verilen adresin yakınlarında yer alan yurtlarda da araştırma yapmasını istedim.

Burak’a, haberi araştırmak için gerçek adını bilmem gerektiğini söylemiş, ismini öğrenmiştim. Bu yurtlarda bu isimde bir öğrenci kalmamış, söylediği isimde bir öğretmen de görev yapmamıştı. Ben, arkadaşımdan gelen bilgiye güvenmeme rağmen, yine de araştırmaya devam ettim. Emniyet ve Milli Eğitim’den kaynaklarıma ulaşarak, Burak’ın verdiği adreste bir yurt olup-olmadığını soruşturdum. Devletin kayıtlarına göre de böyle bir yurt yoktu ve var olan yurtlarda da Burak’ın gerçek adında bir öğrenci kalmamıştı. Öğretmenle ilgili verdiği bilgiler de yanlış çıkmıştı.

 

YILLAR SONRA İTİRAF ETTİ

Burak’ın anlattıkları arasında, hiç şüphesiz çok daha önemli bir ayrıntı vardı. Cübbeli Ahmet Hoca’yla Burak, iddiaya göre bir otelde buluşuyorlardı ki bu çok mantıksızdı. Cübbeli Ahmet Hoca’yla Burak gibi bir çocuğun bir otelde buluşması, başlı başına olaydı. Hoca herkesin tanıdığı, bildiği, sakalı göbeğine kadar uzanan, adı gibi cübbe giyen bir isimdi. Burak ise oldukça yakışıklı, dış görünüşü itibariyle Hoca’yla bağlantısı olabilecek birisi değildi. Üstelik bu iki isim, Sakarya gibi Hoca’nın çok iyi tanındığı bir yerde lüks bir otele gidiyorlardı.

Burak’tan, gittiklerini iddia ettiği otelin bilgilerini istedim. Burak, otel bilgilerini vermişti ama, otelin yerinde yeller esiyordu. Çünkü 1999 depreminde, Sapanca Gölü yakınlarındaki otel yıkılmıştı. Ya da Burak öyle anlatıyordu. Elimde hiçbir delil olmadan böyle bir haberi yapamayacağımı Burak’a anlattım. Burak, bu arada başka bilgiler de vermeye başlamıştı. Yeni Sahra’da bir cami hocası vardı ve o hoca vasıtasıyla Fethullah Gülen Grubu’yla bağlantı kurmuş, onların arasında kalmıştı. İstersem, Gülen Grubu’yla ilgili de bilgi verebileceğini söylüyordu.

Burak’ın bütün hikaye boyunca anlattığı belki de tek doğru buydu. Dediği gibi Yeni Sahra’da bir hocayla görüşmüştü ve bu hocayı eşcinsellerin içinde epeyce bir insan tanıyordu. Çünkü travesti ve transseksüel olup da seks işçiliği yapmayan bir grup, bu hocadan kendilerine dini konularda yardımcı olmasını istemişlerdi. Bu kişilerden birisi Akmerkez’de çalışıyordu. Ben onunla da konuşarak işin aslını öğrenmeye çalıştım. Yeni Sahra’daki hocayla bizzat kendisi görüşmüştü ve Kur’an öğrenmişti. Hoca, son derece iyi niyetli bir isimdi ve kimseye zararı dokunmamıştı. Vedat ve Burak isimlerini sorduğumda da, Vedat’ın eşcinseller arasında tanıyanının çok olduğunu anlattı. Sakarya’da yıkılan otellerin Emniyet’teki kayıtlarında da Burak’ın ya da Cübbeli Ahmet Hoca’nın adına rastlanmamıştı.

Cübbeli Ahmet Hoca’yı tanımıyordum ve yakın çevresinde de ulaşabileceğim hiç kimse yoktu. O arada aklıma, Erol Olçak gelmişti. Olçak’la, o dönemde yasaklı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın ofisinde tanışmıştım. Olçak üzerinden Cübbeli Ahmet Hoca’ya ulaşmayı planlıyordum. Gerçekten de Olçak bu konuda yardımcı oldu. Hoca’ya yakın bir isimle Taksim’de buluştum. Konuyu aktardım ve bu işten pis kokular yükseldiğini söyledim. Çünkü Vedat’ın adının birlikte anıldığı Sisi, tekin bir isim değildi. Zaten yıllar sonra 28 Şubat Süreci’ndeki rolünü Zaman’dan Nuriye Akman’a anlatmış, yaptıkları nedeniyle generallerin alnından öptüğünü söylemişti.

Çarşamba Cemaati’nden görüştüğüm kişi, uyarılarım için teşekkür etti ve bundan sonra Cübbeli Ahmet Hoca’nın çevresini daha iyi kontrol edeceklerini belirtti. 28 Şubat’ın üzerinden birkaç sene geçmişti, ama hâlâ birileri eski alışkanlıklarına devam ediyorlardı. Bunun için hiçbir konuyu istismar etmekten çekinmiyorlardı.

 

HEDEF MUSTAFA SUNGUR

Ben hem bu olaydan hem de Sisi’den dolayı, eşcinsel grupları izlemekten, oradan haber kaynakları oluşturmaktan hiç vazgeçmedim. Bunun da yıllar sonra başka bir konuda faydasını gördüm. Ergenekoncular da bazı eşcinselleri kullanıyor, bunlar üzerinden operasyon yapıyorlardı. Bu defa hedeflerindeki isim Bediüzzaman Said Nursi’nin o tarihlerde, yaşayan en önemli öğrencisi Mustafa Sungur’du.

Cübbeli Ahmet Hoca Olayı’nın üzerinden en az beş-altı sene geçmişti. Ergenekon Operasyonlarının başladığı günlerdi ve herkes gibi ben de yaşananları büyük bir heyecanla takip ediyordum. Bu operasyonlarla birlikte 2003-2004 yıllarında yaşananlar da tek tek ortaya dökülmüş, Jandarma Genel Komutanlığı merkezli bir darbenin kıyısından dönüldüğü ortaya çıkmıştı.

İşte tam bu günlerde bir haber kaynağım, Yüksel Dilsiz adında bir kişinin benimle konuşmak istediğini söyledi. Dilsiz, aslında direkt beni aramıyordu. Elinde çok ciddi bilgiler vardı ve bir gazeteciye bildiklerini anlatmak istiyordu. Haber kaynağım da benim adımı vermiş, isterse konuşabileceğini söylemişti.

Yüksel Dilsiz’le telefonda konuşmuş, haber kaynağımı söyledikten sonra, görüşmeye karar vermiştim. Dilsiz’le Üsküdar’da Capitol Alışveriş Merkezi’nde buluştum. Dilsiz, konuşmayı çok seven birisiydi. Ankara’da, aralarında milletvekillerinin de bulunduğu Nur talebelerini nasıl kayda aldığından ve bunu Hürriyet’e nasıl sızdırdığından başlayarak, bildiği ne var ne yoksa hepsini anlattı.

Jandarma’ya, Jandarma’da da Levent Ersöz’e bağlı çalıştığını iddia ediyordu. İstanbul, Bursa, Çanakkale ve Sakarya’da bulunmuştu. Jandarma irticanın taktik resminin çıkartılması için çalışma yapıyordu ve Dilsiz de bu çalışma içinde yer almıştı. Çevresinde Nurcu bilindiği ve Nur talebeleriyle birlikte kaldığı için, İslamcı gruplarla ilgili bilgilere rahat ulaşıyordu.

Dilsiz, gerçekten de Nur talebelerinin arasında kalmış ve Mustafa Sungur’un yakınına kadar girmeyi başarmış, Nurcu ağabeylerin güvenini kazanmıştı. Sungur yaşlandığı için, hizmetinde mutlaka birisinin olması gerekiyordu. Dilsiz, zaman zaman bu görevi de yerine getiriyor, Sungur’a yardımcı oluyordu. Dilsiz, cemaat içinde yükselince, çeşitli görevlerle farklı şehirlerde bulunmuştu. Ancak gittiği her şehirde Nur talebelerini fişliyor, daha sonra da bu şehirlerde güvenlik güçleri operasyon yapıyordu. Sakarya’da 28 Şubat Dönemi’nde Nur talebeleri gözaltına alınmış, sorgulanmıştı. Bunların müsebbibi hep Yüksel Dilsiz’di. Ankara’da da Nur talebesi bürokratların katıldığı dersleri küçük bir kamerayla görüntülemişti.

Dilsiz, asıl büyük oyununu sonraya saklamış, Bediüzzaman Said Nursi’nin en önemli öğrencileri arasında sayılan Mustafa Sungur’la ilgili iddialarda bulunmaya başlamıştı. Cemaat önce bu iddiaları önemsememişti. Ancak Dilsiz, dur durak bilen bir kimse değildi. Cemaatin üst düzeydeki isimleriyle görüşmüş, Sungur’la ilgili iddialarını yinelemişti.

Sungur’a yapılan ithamlar, yüz kızartıcı cinstendi. Yaşını başını almış Sungur’un bunları yapmayacağı kesindi; ancak cemaat böyle düşünmedi. “Nur hizmetine zarar gelmesin” düşüncesiyle Mustafa Sungur’u dışladılar. Sungur, bu durumdan büyük üzüntü duymuş, masum olmasına rağmen, derdini kimseye anlatamamıştı.

 

POLİS SUÇÜSTÜ BASTI

Farklı zamanlarda Yüksel Dilsiz’le üç defa görüştüm. Dilsiz, aynı iddiaları bana da tekrarladı. Ancak, iddialarını ispatlayacak hiçbir delili yoktu. Basına çıkıp konuşacaktı ve kendi iddiasına göre yer yerinden oynayacaktı. Benim için, anlattıklarının hiçbir önemi yoktu ve elinde delil olmadığı müddetçe, kimse bu işe girmezdi. Basının nasıl refleks verebileceğini az çok biliyordum. Ben, düşündüklerimi aynen Dilsiz’e anlattım. Dilsiz, bir dahaki görüşmemize çeşitli deliller getireceğini söyledi. Gerçekten de görüşmeye bir bond çantayla gelmişti. Çantadan çıkardığı bilgisayarda, Aczmendi lideri Müslüm Gündüz’ün gizli çekimleri vardı. Gündüz herkesin bildiği Gündüz’dü ve yine bilindik sözleri tekrarlıyordu.

Ben, Mustafa Sungur’la ilgili anlattıklarının delillerini istedim. Dilsiz, elindeki görüntülerin bu ve benzeri gizli çekimler olduğunu, Sungur’la ilgili anlattıklarının görüntüsü olmadığını söyledi. Dilsiz, JİTEM’le bağlantısı koptuktan sonra parasız kalmıştı. Nur talebelerinden de dışlanmıştı. O yüzden bildiklerini ve elinde kalanları paraya çevirmek derdindeydi.

Yüksel Dilsiz’e bu bilgi ve belgelerle kendisine yardımcı olamayacağımı söyledim. Üçüncü görüşme, son görüşmemiz oldu ve Dilsiz ortalıktan kayboldu. Sonra bir gün, gazetede bir haber çıktı. Aranan Ergenekon zanlısı Bursa’da yakalanmıştı. Dilsiz, bir genci, cep telefonu alacağım diye kandırmış ve tecavüz etmişti. Kendisini çevresine “istihbaratçı binbaşı” diye tanıtmış ve pek çok gençle ilişkiye girmişti. En son olayında da, gence üç bin lira para ve cep telefonu teklif etmişti. Polis takip ettiği Yüksel Dilsiz’i suç üstü yakalamıştı.

Dilsiz, yakalanmıştı yakalanmasına ama; Nur talebeleri Mustafa Sungur için son derece kötü bir sınav vermişlerdi. Sungur gibi bir isme atılan iftiraya inanmasalar bile, en azından çanak tutmuşlardı. Sadece iki isim; Fethullah Gülen ve Ali İhsan Tola, Mustafa Sungur için anlatılanlara inanmamış ve hiç prim vermemişti. Ancak diğer Nur talebeleri, ne yazık ki Mustafa Sungur’u yalnız bırakmışlardı. Sungur, yapılanları hiçbir zaman unutmamış ve Ali İhsan Tola’yla yaptığı bir telefon görüşmesinde, diğerlerine sitemlerini söylemişti.

Aslında Yüksel Dilsiz’in anlattıklarının hiçbir değeri yoktu. Daha sonra tanıştığım, konuyu açan Nur talebelerine bildiklerimi anlattım. Basit bir tıbbi kontrolle her şey çözülebilirdi. Ancak onlar, bu iddiaların Nur hizmetine zarar vereceğine inanmış görünüyorlardı ve Mustafa Sungur’u dışlamakta kararlıydılar. Benim görebildiğim kadarıyla, Türkiye’de derin devlet hiçbir toplumsal grubu boş bırakmamış, herkesi bir şekilde kullanmayı başarmıştı.

 

Yayınlarımızın devamı adına, sizleri destek vermeye davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here